12.08.2004
“AVRUPALI OLMAK...”
[ZAMAN]

“Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AB konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yaptığını anlattığı toplantıda ISO Başkanı Tanıl Küçük, tren faciasına gönderme yaparak, ‘Avrupalı olmak insan hayatına değer vermeyi gerektirir’ diye konuştu,” diyor, haber.(1) Telmihi? Telmihi, “Avrupalı” olmayanın insan hayatına değer vermediği hükmü ki, insanoğlunun en temel içgüdüsünün, “yaşayakalmak” içgüdüsünün, Avrupa’ya özgü bir haslet olduğu imasıdır. Özgün bir iddia da değildir. 1853’de Hindistan’ı sömürgeleştiren İngiltere’ye “Hintliler öldürülmeye alışıktır” diye arka çıkan Karl Marks’tan önce ve sonra da benzer hükümler vardır. Vardır da, gerçeği yansıtırlar mı?

Mekke izdihamında ezilerek hayatlarını kaybeden binler, hızlandırılmış tren faciasında kaybedilenler gerçekten de türdaşlarının insan hayatına ilişkin vurdumduymazlığına mı kurban gittiler? Büyük depremden ya da geçen haftaki faciadan sonra dökülen yaşların, timsahın göz yaşları olmasından öte bir anlamı yok muydu?

Tanıl Küçük, sözlerini “Avrupa Birliği hedefi doğrultusunda yasalarda gereken tüm değişiklikler yapıldı. Ancak, ‘Avrupalı olmak’ daha fazlasını gerektirmektedir...” diye sürdürmüş. Ne kadar haklı! “...Değişimi gelecek nesillere havale etmeyelim, bir an önce başlayalım,” diye eklemiş. Yine ne kadar haklı! Şu şerhle ki, talep ettiği bir dünya görüşünün başka bir dünya görüşüne evrilmesidir ki, bu, değil bir kaç kuşak, asırlar almış ve alacak olan bir dönüşümdür. Ve özü, “tedbir nerede biter, kader nerede başlar?” meselesidir.

Avrupa kıtası topraklarında insanoğlunun “alınyazısı” kelimesiyle ifade edilen bir “mutlak” sona mahkûm olmayabileceği düşüncesi, “kader” inancının yine insanoğlu tarafından atalete biçilen bir kılıftan ibaret olup olmadığının sorgulanması Onaltıncı yüzyılda bilimdeki ilerlemelere koşut olarak başlar. Kırılma noktalarının önde gelenlerinden birisi, fizik ve kimya bilgisi ile ünlü John Locke’un 1690’da yayınlanan(2) makalesidir. Locke, o günlere kadar Batı felsefe ve ilâhiyatının temelini teşkil edegelmiş fıtrat, yaradılıştan gelen “vicdan” gibi nitelikleri ve ilâhi kader düşüncesini reddeder. İnsanoğlunun dünyaya “tabula rasa” dediği, “bomboş bir levha” olarak geldiğini, vicdan da dahil olmak üzere her türlü tutku ve saplantısının beş duyusuyla algıladığı çevreye bir tepki olarak geliştiğini, bu tepkilerinin zaman içinde belirgin bir düzen anlayışına ve akılcılığa evrildiğini iddia eder.

Locke’la başlayan ve sayısız düşünürle gelişen bu insan/dünya görüşü, bir yandan “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu şeklindeki inancın yerleşmesini sağlarken, öte yandan da “mükemmel bir çevrenin yetiştireceği insanlar mutlak surette mükemmel insanlar olacaklardır” düşüncesini yeşertir. “Mükemmel çevre”den kasıt, “boş levha”yı mükemmel bir biçimde dolduracak bilimsel bilgilerin ulaşılabilir olduğu ortamlardır.

İnsanoğlunun dünyaya “boş levha” olarak gelmiş olmasının bir diğer telmihi de “eşitlik”tir. Kimse bir diğerinden daha bilgili, daha akıllı doğmadığı, diğer bir deyişle “beş parmağın bir olduğu” düşüncesi, mutlakiyeti eşitlikçi demokrasi lehine gözden düşürürken, ahlâk ve vicdan gibi erdemlerin çevresel faktörler doğrultusunda şekillendiği düşüncesini doğurur. Çevreyi düzeltebilirseniz, insanoğlunu da düzeltebilirsiniz. Dolayısıyla, toplumsal ve siyasi düzen, insanın mükemmele ulaşmasını sağlayacak uygun eğitim-öğretime revaç verecek şekilde yeniden yapılanmalı, devlet, “azami sayıda insanı, azami derecede mutlu edecek” önlemleri almalıdır. Eğitim-öğretimin insanın ahlâki ve zihni yapısını şekillendirmenin yegâne aracı olduğu hususunda mutabakat tamdır. Locke ekolünün anlayışı Avrupa çıkışlı liberal ya da radikal, çağdaş tüm ideolojiler tarafından benimsenir.

Sayın Küçük’ün “Avrupalı olmak’ daha fazlasını gerektirmektedir...” hükmünden yola çıkarak, biz bu sürecin neresindeyiz diye baktığımda, dillendirelim ya da dillendirmeyelim bir kaç noktada ciddi itirazlarımızın olduğunu sezdiğimi sanıyorum. Bunlardan birincisi, “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiası. Geçirdiğimiz tren faciası bağlamındaki telmihinden yola çıkarsak, akıl, yeryüzünde geçerli fizik kanunlarının şu dingil ağırladığındaki şu katarın, şu hızda, şu evsaftaki rayların üzerinde seyretmesine izin verip vermeyeceği bilgisinin yoksayılamayacağını söylüyor olsa gerektir. Peki, yoksayılmış mıdır? Evet, Sayın Başbakan’ı yanılmak, mahçup etmek pahasına yoksayılmıştır? Nasıl olur?

İki neden düşünebiliyorum. İlki, Locke’un “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiasının reddi ki, bu, her kırmızı ışıkta geçenin otomobil altında kalmadığı şeklindeki kadim gözlemimizle ilgiliymiş gibi duruyor. Hernekadar günümüz kuantumcuları söz konusu olguyu yeni fiziğin belirsizlik ilkesi ile açıklamayı tercih edebileceklerse de, açıklamalarının bizim “kısmet” anlayışımızın pek de uzağına düşmediğini teslim edeceklerini sanıyorum.

İkincisi, bilginin “kaynağı”na güvensizlik. “Sen söylüyorsun da bakalım sahiden öyle mi?” sendromu - “rasyonel otorite” kaybı ki, “rasyonel otorite” öğretmenle öğrenci, bilenle bilmeyen arasındaki otoritedir; bilginin paylaşılması durumunda kendiliğinden yokolduğu için “rasyonel”dir. Rasyonel otorite kaybının ya da olmamışlığının toplumuzu uğrattığı zararlarının ve sorumlularının tesbitini fevkalâde önemsiyorum. Uzmanlar, neden kaale alınmazlar?

İnandırıcılıklarını yitirdikleri için olabilir mi? Bu sorunun cevabını üniversiteler bulmak ve gerekeni yapmak durumundadırlar.

İşaretlerine sadece bürokrasi de değil, basından televizyona hemen her yerde rastladığımız “anti-entelektüelizm” bir diğer faktör olabilir mi? Eğer, öyleyse, Sayın Küçük’ün “Kamu vicdanını yaralamamaya yönelik demokratik refleksleri gösterebiliyor muyuz?” serzenişi mesnetsiz kalmaktadır. “Kamu vicdanı”nın “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiasını benimsemiş olduğunun işaretleri vermediğini, “Allah’ından bulsun” tutumuna daha yatkın olduğumuzu teslim etmek durumundayız.

Yine aynı söylevdeki, Avrupalı olabilmek “Demokrasiyi, şeffaflığı, hesap verebilirliği, hukukun üstünlüğünü içimize sindirmeyi, insan hayatına değer vermeyi gerektirir’ cümlesine gelince, AKP iktidarının “demokrasi”nin katıksız bir tezahürü olarak başa geçtiğini teslim etmemek olası değildir kanısındayım. “Şeffaflık,” kol kırılır yen içinde kadim şiarına uygun olarak, olumsuzlukları ortaya dökmekten, birbirini gammazlamaktan içtenlikle sakınan bir toplumda zor başarılan bir ruh-dönüşümü olacaktır. Bunu ISO başkanlığını yapan birisinin takdir edeceğinden eminim. “Sanayici” olmanın en az “demokrat” olmak kadar zor tanımlanır bir nitelik olduğunu da herhalde teslim edeceklerdir.

Neticeyi kelâm, Sayın Başkan’ın “hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, sadece yolsuzluklarla ilgili değil, hayatın her alanında yapanın yap
 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly