22.06.2004
Nuriye Akman'a mektup
Sevgili Nuriye, “Gogol’un İzinde...” üst başlıklı yeni dörtlünün ilk kitabı “Aydınlanma değil, merhamet!” 1 Temmuz’da çıkıyor, geri kalan ciltler üçer ay ara ile. “Neden Rusya? Neden Gogol?” diye soracaksın, sondan başlıyayım. Çünkü, Gogol, ”pravda” dedikleri “hakikat”ın peşinde ölümüne giden Rus aydınlarının (intellijentî) en önemli örneklerinden birisi – 18.yüzyılın ilk yarısında iki binden fazla aydın intihar ediyor, sloganları da şu: “İnsan tanrısallığa ancak kendi varlığını doğrulayan bir eylemle ulaşır, o eylem de intihardır.” Bildiğin gibi, Gogol da 1809-1852 yılları arasında yaşıyor ve açlık grevi sonucu ihtihar ediyor. Tümüyle belgesel bir arkaplan üstüne kurduğum benim dörtlünün başkişisi Prens Aleksî Kristovoviç Zelenskî de 24 Mayıs 2000 yılında yine pravda peşinde intihar eden çağdaş bir Rus aydını, şu farkla ki, o Rus staroverî mezhebi geleneğinde ateşe yürüyor – çünkü “ateş sudan daha temizdir.” “Neden Rusya”ya gelince, bu soruya Alev olarak cevap verdiğimde şöyle: “Tarihin en büyük bir dramına tanıklık eden Kuzey komşumuz, Rusya Federasyonu, dünyanın en büyük kara parçasında on bir boylamın en karanlık karanlığının, en soğuk soğuğunun, en geniş genişliğinin, en yüksek yüksekliğinin yaşandığı ülke. Avrasya’nın korunmasız iç steplerinden, Kuzey 60. paralele doğru balta girmemiş karanlık ormanlara, “tayga” dedikleri bodur çamların, köknarların serpiştirildiği ıssıza açılan, eksi elli derecenin şaşırtmadığı, güneşin bir battı mı, bir daha doğmadığı toprakların ülkesi. Cengiz Han’dan, Lenin’e, Şeyh Şamil’den, Çariçe Katerina’ya kadar tarihe şekil veren sayısız ismi az ya da çok ama mutlaka paylaştığımız, masallarımızdaki Kaf dağından, sofralarımızdaki “mantı”ya kadar yaşamın pek çok lezzetine ortak olduğumuz ama pek az tanıdığımız sıcakkanlı, konuk-sever, çok iyi eğitimli insanların ülkesi. 1980li yılların başlarında dünya toplamının yüzde yirmisini oluşturduğu hesaplanan üç milyon dört yüz bin uluslararası nitelikte bilim adamıyla mağrur bir “yüksek-teknoloji imparatorluğu.” Ve sonra, Gorbaçev’le başlayan, Boris Yeltsin rejimi ile süren, sonuçları Rusların ezici çoğunluğu için facia niteliğinde olan “reformlar.” IMF’ye teslim edilen, sanayisinin yüzde altmışını kaybeden Rusya. Yüzde bin üç yüz elliye fırlayan enflasyon, açlıktan ölenlerin günlük ortalamalarının üç rakamlı sayılara yükseldiği Rusya. Meşruiyetini ve güvenilir tabanını kaybetmiş, aşırı derecede yıpranmış, sadece halkının desteğinden değil, bürokrasisini dolduracak güvenilir insan kaynağından da yoksun bir devlet gücü... Entelektüel bir boşluk içinde, temsil ettiklerinin ihtiyaçlarını dillendirmekten aciz, bir o kadar zayıf ve dezorganize muhalefet... IMF’nin “şok tedavisi” ve “özelleştirme” ile yaratılan, ülke çıkarlarını hiçe sayan “Yeni Ruslar” diye birileri... Medya’yı kontrol eden finansman çevreleriyle Kremlin arasındaki “enformasyon savaşları” arasında şaşkın, bölünmüş bir halk... Kendi hükümetleri ile yabancı bir güçmüşcesine pazarlık eden ekonomi seçkinleri... Rusya’nın bir “haydut devlet” haline geldiğini söyleyen bir Duma sözcüsü, Gennadi Seleznev. “Hamasi belâgat, ekonomik maceracılık ve geniş çaplı hırsızlık Rus gerçekliğinin uzun vadeli değişmezleri olacaktır” diyen bir “reformcu,” Yegor Gaidar. Bilim adamlarının üçte ikisi kaybeden, dünya yakın tarihinde, yıllarca sürdürdüğü kalkınmanın meyvelerini çürümeye terkeden, ‘Üçüncü Dünya’ olarak adlandırılan ülkelerin saflarına kaymak tehlikesiyle karşı karşıya kalan, muhteşem bir ülke. “Üçüncü Dünya ülkesi” yani insan hayatının gündelik gereksinimlerin ötesinde daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanması, yani tarihin kaderci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, ahlâki ve dolayısıyla ekonomik düzelmenin mümkün olmadığı duygusunun yerleşikliği, yoksulluğun “kader”in, anlaşılmaz ve denetlenemez tarihi güçlerin bir oyunu olduğunun sürgit vurgulanması yani kendilerine bir tas çorba edinebilecekleri parayı verecek Alman, Türk ya da Amerikalı’nın altında ter döken Moskova Fizik Enstitüsü mezunu fahişeler. Kulak verirsek, çığlıklarını ta Türkiye’den duyabileceğimiz ayaklar altında ezilen muhteşem bir arşiv, hükümsüzleştirilmesinin acısını oturduğumuz yerden hissedebileceğimiz muhteşem bir birikim. Rusya’nın trajedisinin hemen her tezahürünün karşılığını kendi ruhumda bulduğumu, çığlıklarımızın karıştığını ifade etmeliyim. Çocukluğumun Stalinli ‘50lerde, Rus sınırında, Sarıkamış’ta geçmişliğine ve ‘70li yıllarda yaşanılanlara karşın – ya da belki de onlardan dolayı – Rusya, benim için hep bir muammaydı. Hiç Rus tanımamıştım ama tank seslerini, “Stalin saldırıya geçmiş” haberlerinin Sarıkamış-Erzurum biletlerini beş yüz liraya çıkarttığını hatırlarım - ki, bu miktar, babamın maaşının bir kaç katıydı. Bir de şekerlerini, hatırlarım. Kirli beyaz renkte, taş gibi sert yumrulardı. Rusların o sert yumruları çekiçle kırdıkları, çayı kıtlama içtikleri anlatılırdı. Sarıkamışlılar da çayı kıtlama içmeyi severler, sınırın öte yanından kaçak gelen sert Rus şekerini tercih ederlerdi. Rus şekeri daha ucuz olurdu ama açıkta, çuvallarda satılır, annem pistir diye eve sokmazdı. Sonra Heybeliada’da balığa çıkan Trostkî’nin görüntüleri, Nazım Hikmet’in Moskova radyosundan seslenişi, Rus tanklarının sardığı Budapeşte radyosunun kadın spikerinin yardım için haykırışı, TKP’nin gizemi, aşkla ama acemice okuduğum Gogol, Pasternak, Tolstoy, Dosteyevskî, içselleştiremediğim Ortodoksluk, daha da az bildiğim Slav şamanizmi, Rus ruhanîliği, tarikatleri, tekkeleri zaviyeleri, Şevket Süreyya Aydemir’in, Atilâ İlhan’ın, Kemal Tahir’in naklettikleri, Sputnik’in ihtişamına karşın daha fabrikadan çıkarken köhne Jiguli otomobiller, “Rusya, Rusya! Çıkarıp atmak istediğim ağır bir miğfer gibisin başımda!” diye dolanışım. “Rusya, anlaşılamaz, hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır. Rusya’ya sadece iman edilir,” diyor, Ondokuzuncu yüzyılda yazan bir Rus düşünürü, Fyodor Tyutçev. Bugün geldiğim noktada, ben kendi miğferimi başımdan atabildim mi? Hayır, ama bundan beş yıl öncesindeki kadar ağır olmadığı da muhakkak. Ancak, şimdi yeni bir yüküm var: Meğer, Rusya, benim Türkiye kitabımmış da haberim yokmuş. Görüyorum ki, yaklaşık yüz yıllık sıcak ve soğuk savaş, sadece Rusya’nın değil, dünyanın yüzünü değiştirmek içinmiş. Üçüncü milenyum içinmiş. Rusya, tarihteki rolünü oynamış, şimdi artık Rus aydınlarının rüyalarıyla gebe kalmak sırası Amerika’daymış. Bedel ödeme sırası, olgunlaşma, pişme sırası yeni Rusya’nın tarihini yazan Amerikan aydınlarındaymış. Volga türküsündeki gibi “Ey ukniyem, eh ukkniyem!” (Ah, edelim! Vah, edelim!) Türkiye tarihinin bir sonraki sahnesini Rusya’da izliyor olmaktan ürker oldum. “Gogol’un İzinde” dörtlüsünün Rus kahramanı, Prens Aleksî Kristovoviç Zelenskî’nin dediği gibi, “Biz aydınlar, ne zekânın doğasını anlıyoruz, ne de zeki bir zihnin çıkışlarını. Madde ve maddeciliğin güdümünde olduğumuzdan, dünyanın biz olalım diye varolduğunu, evrenin başlıca mobilyası olduğumuzu unutuyoruz. Diriliş, ancak isteniyorsa gerçekleşebilir, ancak o zaman mümkündür. Meğer ki, ahmaklığın sukûnetinden olsun, bilimin, tasavvuf karşısındaki alçakgönüllü duruşunu seviyorum.” Aynı soruya, romanın kahramanı “Güloya Gürelli” şöyle cevap veriyor: “...Rusya denilen bu müthiş serüvene gark olmamla sonuçlanan paramparça aşkı anlatmamın, Aleksî’nin ateşe yürümüş olmasının mantığını anlatmaktan daha kolay olmadığının idrakındayım. Ne ki, bir ortak noktamız var: anlamsızlaştırılmak. Bir sabah uyanıyorsunuz ve yoksunuz. Aynaya bakıyorsunuz, yüzünüz aynı yüz, elleriniz aynı eller. Bedeninizi yokluyorsunuz, orada duruyor. Ama siz hükümsüzleştirilmişsiniz, yoksunuz. Tapındığınız Allah’ın kitabı da dahil olmak üzere herşey, herkes değişmiş, tanımıyorsunuz. Rusya’ya ve bana böyle oldu. Aytunç nikâh dairesinde, Komünist Parti seçkinleri, nomenklatura, Rus Beyaz Sarayı’nda, birer imza darbesiyle ile hükümsüzleştiriverdiler bizi. Aytunç’un adını bir başkasına vermiş olmasının bende yarattığı çöküntü ve kaos, 1990’lı yılların başlarında Yeltsin rejiminin – ve onun Rus ve Batılı müttefiklerinin – dayattıkları, sonuçları Rusların ezici çoğunluğu için facia niteliğinde olan reformlarla çakıştı. IMF’ye teslim edilen Rusya, sanayisinin yüzde altmışını kaybetti ki, bu, ülkenin Yurtseverlerin Büyük Savaşı’nda verdiği zayiata eşdeğerdi. Enflasyon yüzde bin üç yüz elliye çıktı. 1980li yılların başlarında dünya toplamının yüzde yirmisini oluşturduğu hesaplanan Rus bilim adamlarının sayısı üç milyon dört yüz binden, bir milyon üç yüz bine düştü. Açlıktan ölenlerin günlük ortalamaları üç rakamlı sayılarla ifade edilir oldu. Meşruiyetini ve güvenilir tabanını kaybetmiş, aşırı derecede yıpranmış, sadece halkının desteğinden değil, bürokrasisini dolduracak güvenilir insan kaynağından da yoksun bir devlet gücü... Entelektüel bir boşluk içinde, temsil ettiklerinin ihtiyaçlarını dillendirmekten aciz, bir o kadar zayıf ve dezorganize muhalefet... “Şok tedavisi” ve “özelleştirme” ile yaratılan, ülke çıkarlarını hiçe sayan “Yeni Ruslar” diye birileri... Medya’yı kontrol eden finansman çevreleriyle Kremlin arasındaki “enformasyon savaşları” arasında bölünmüş bir halk... Kendi hükümetleri ile yabancı bir güçmüşcesine pazarlık eden ekonomi seçkinleri... Duma sözcüsü Gennadi Seleznev, Rusya’nın bir “haydut devlet” haline geldiğini söylerken, “şok tedavi”nin babalarından Yegor Gaidar, “hamasi belâgat, ekonomik maceracılık ve geniş çaplı hırsızlık Rus gerçekliğinin uzun vadeli değişmezleri olacaktır” diyordu. Öyle oldu. Üçüncü Dünya ülkesi olmak demek, insan hayatının gündelik gereksinimlerin ötesinde daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanması demek. Tarihin kaderci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, ahlâki ve dolayısıyla ekonomik düzelmenin mümkün olmadığı duygusunun yerleşikliği, “kader”in anlaşılmaz ve denetlenemez tarihi güçlerin bir oyunu olduğunun sürgit vurgulanması demek. Dünya yakın tarihinde, yıllarca sürdürdüğü kalkınmanın meyvelerini çürümeye terkeden, ‘Üçüncü Dünya’ olarak adlandırılan ülkelerin saflarına kaymak tehlikesiyle karşı karşıya kalan, çok iyi eğitimli, ilk yüksek-teknoloji imparatorluğu, Rusya. Çığlıklarını ta buralardan duyduğum, ayaklar altında ezilen muhteşem bir arşiv, hükümsüzleştirilmesinin acısını oturduğum yerden hissedebildiğim muhteşem birikim. Rusya’nın trajedisini Aytunç’la yıllar içinde oya gibi işlediğimiz vizyonun, bedenlerimizin kutsandığı, daha da önemlisi ruhlarımızın çiğnenmediği yüksek bir vizyonun, yani aşkın hükümsüzleşmesi ile özdeşleştirdiğim nokta bu. Rusya’nın trajedisi hemen her tezahürünün karşılığını benim ruhumda buldu. Kendilerine bir tas çorba edinebilecekleri parayı verecek Alman, Türk ya da Amerikalı’nın altında ter döken Moskova Fizik Enstitüsü mezunu fahişeler, benim için bedenlerimiz kutsanırken ruhlarımızın ayaklar altında çiğnenmediği Aşk denilen o yüksek vizyonun nafileliğinin kanıtları oldular. Çığlıklarımız karıştı. Sonrası... sonrası, Aytunç adını bir başkasına verdi, ben ülkemi terkettim. Bana bir “hiç” olduğumu öğretmesini, “hükümsüzleştirilmişlik”le uzlaşmamı sağlamasını istediğim Rusya’ya doğru yola çıktım. Kendi gözlerimle görmeyi umduğum katliamın (umduğum “katliam” görmek değil, bir vakıa olan katliamı kendi gözlerimle görmek) ölmeden ölmemi sağlayabileceğini ümit ediyordum. Öyle çok acı görecek, öyle büyük, öyle çok düş kırıklığına şahit olacaktım ki, gönlüm yorulacak, akan zamanla kavga etmekten vazgeçecek, hatta belki Aytunç’un beni gözden çıkarmış olmasını kurtuluş olarak görebilecektim. Neden kurtuluş? İnançtan kurtuluş, ülküden kurtuluş, vizyondan, hayatımdan üstün bir gerçeklik, pravda, arayışından kurtuluş. İnancı, ülküyü, vizyonu idame ettirmek için gösterilen o aslında mesnetsiz çabadan kurtuluş. Mukadder bir olguyu, manen ve maddeten hükümsüzleşmeyi hitamına erdirmek; bu en büyük meydan okumayı göğüslemek, dibe vurmak. En kötü kötüyü yaşamak istiyordum, en karanlık karanlığı, en soğuk soğuğu, en geniş genişliği, en yüksek yüksekliği, en yalnız yalnızlığı, en kayıp kaybolmuşluğu. Hepsini görmek, hepsini geçirmek ki, geride bir sürpriz olasılığı, bir umut kalmasın. Avrasya’nın korunmasız iç steplerine, Kuzey 60. paralele doğru karanlık ormanlara, “tayga” dedikleri bodur çamların köknarların serpiştirildiği ıssıza yol veren topraklara, eksi elli derecenin şaşırtmadığı, güneşin bir battı mı, bir daha doğmadığı ıssıza çekilmek istiyordum. Bu tekinsiz deneyim için en uygun coğrafyanın dünyanın bu en büyük kara kitlesi Rus toprakları olduğu muhakkaktı. Anadolu değil. Anadolu’da umut tükenmez. Ve ben umutla oyalanmak istemiyordum – artık istemiyordum. Aleksî, “Rus köylüleri gibi,” demişti, “Moğollar Kiev’i talan ettikten sonra Rus köylüleri, kuzeye, ormanlara çekilirler. Ve orada medeniyet yorgun düşer, uykuya yatar. İnsanoğlu en başa döner, toprağa iltisaklı bitkiye dönüşür, dilsiz ve dayanıklı. Savaşçı imparatorların estirdikleri fırtınaların rasgele savurduğu ezeli ve ebedi köy, çocuklar peyda eden, toprak anaya tohum gömen o ‘sonsuz’ köylü, yeniden ortaya çıkar: kendi yağında kavrulan kıvrım kıvrım bir canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül… Yığınlar ayaklar altında ezilirler ve fakat yaşayakalanlar ölenlerden boşalan yeri ilkel doğurganlıkla doldurur ve acı çekmeyi sürdürürler.” Bu ibare, “Moğollar Kiev’i talan ettikten sonra...” ibaresi, sonradan Aleksî ile aramızda parola oldu. Payına düşenden fazlasına tamah etmeyen insan hallerinin bundan daha iyi anlatılabileceğini hâlâ sanmıyorum. Hem ayaklar altında ezilip pırtlayan bir can, hem pırtlatılmak üzere yeni bir can dölleyen can, hem de pırtlatılmaya namzet yeni can olan can... Olmak. Aleksî’nin sonsuz insanı, yani bir fikirden, bir soyutlamadan ibaret olan insan, yani nafile bir ben. Rusya ve ben, ya toprağa iltisaklı o dilsiz ve dayanıklı bitkiye dönüşecek, ya da birikimimizi korumak için savaşacaktık; birikimimizi, yani vizyonumuzu, yani daha üstün bir hakikata duyduğumuz hasreti, yani aşkımızı. Ben, Anadolu kaypaklığı, dilerseniz bilgeliği ile hiçlikle uzlaşmanın yollarını aramaya durdum. Aleksî, Rus aydınlarının, “İnsan tanrısallığa ancak kendi varlığını doğrulayan bir eylemle ulaşır, o eylem de intihardır” geleneğinde ateşe yürüdü. Aytunç, Anadolu’yu terkedip, Rusya’da erimek iştiyakıma akıl erdiremiyor olmasını, ölümüne dert etmedi. Aşksız geleceğimi Rusya’da aramaya kalkışmamı, manik-depresif yapımın bir başka tezahürü olarak değerlendirmeyi yeğlemiş olması, yoksayılmaktan bîzar olduğundandır. Mimariye damgasını vurmak isteyen bir dehaydı. Eser vermek, eserlerini yaşarken tescil ettirmek, emeğinin keyfini çıkartmak istiyordu. Doyumu ertelemekten yorgun düştü. Sonuçta, ki, bunu bugün anlıyorum, o, Batı’yı seçti, ben, Doğu’yu. Bu gezegende “Doğu”yu seçmek demek, bitmez tükenmez “reformlar”ın saldırısına maruz kalmak, hükümsüzleştirilmeyi göze almak demektir. Ben bunu yaptım. Ne ki, “Vahiy, kendisini ‘bilgi’nin istibdatından kurtarıp, ‘bilgi’ye yer açana iner,” diye bir söz vardır. Bugün, buradan baktığımda, Rusya serüvenimin o günlerde kendimden bile gizlediğim bir nedeninin de “bilgisizlenmek,” dünyanın doğup büyüdüğüm coğrafyasında biriktirdiklerimin boyunduruğundan kurtulmak, benim için bir muamma olan bu ülkeye göçerek yeni “bilgi”ye yer açmak, yeniden yapılanmak, hatta bir başka Güloya’ya ihtida etmek olabileceğini anlıyorum. Nitekim, nafileliğe razı olmaktan, hatta belki de umursamamayı öğrenmekten başka çarem olmadığını nihayet teslim ettiğim noktada, tahsile gidebileceğim iki ülke olduğunun farkındaydım. Birisi Filistin, diğeri Rusya. Filistin, ikisi tankların altında ezilmek, ikisi ölmeyecek kadar gıda temin etmek, ikisi yedek, altı erkek doğuran kadınların ülkesi. Pırtlamak, pırtlatmak, pırtlatılmak üzere inatla döllenen, ezelden ebede döllenen ‘sonsuz insan’ın ülkesi. İntihar etmeyeceksem, ölenlerden boşalan yeri doldurmaya ve acı çekmeyi sürdürmeye niçin ve nasıl bu kadar hevesli olunabilineceğini onlardan öğrenebileceğimi, en azından öğrenmeyi denememin şart olduğunu biliyordum. Ne yazık ki, uygulamada mümkün değildi, çünkü Filistin işgal altındaydı, savaşçı imparatorlar içeri sokmuyorlardı.” Kitabın ismi, “Aydınlanma değil, merhamet!” ya, bu da benim “Aydınlanma’nın kibiri!” dediğim olguya gönderme. Ne demek istediğimi tek kelime ile ifade etmek durumunda kalsam, seçeceğim sözcük ‘hükümsüzleştirmek’ olurdu. İnsanları, yaşananları, ülküleri, bilgi birikimini, inançları hükümsüzleştirmek, hiç olmamışlar gibi yapmak; teknolojik üstünlüğün revaç verdiği çok bilmişlik, kabalık, yüzeysellik, hafifmeşreplik. Neticeyi kelâm, sevgili dostum, Rusya ile paylaştığımız bir kader “Doğulu” olmak. Ve bu gezegende ‘Doğulu’ olmak demek, bitmez tükenmez ‘reformlar’ın saldırısına maruz kalmak, nafileliği kabullenmek demektir.
 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly