03.10.2002
Çoğunluk İstibdatı ve Aydın Sorumluluğu
Demokrasiyi “bireyin düşüncelerini ve iradesini ifade edebildiği sistem” olarak tanımladığımızda, iki varsayım yaparız: bir, birey düşünce sahibidir; iki, birey irade sahibidir. Aynı şekilde, demokratik seçimler, bireylerin düşünce ve iradelerini belgelerler. Seçimlerde de aynı varsayımlar geçerlidir: bireyler düşünce sahibidirler, bireyler irade sahibidirler. Bireylerin düşünce ve irade sahibi olmaları, demokrasinin olmazsa olmaz öncülleridir. “Yapılırsa kaos, yapılmazsa kaos” şeklinde, seçimle yatıp, seçimle kalktığımız şu günlerde gözlemlediklerim beni içinde bulunduğumuz iklimde demokrasinin olmazsa öncüllerini sorgulamaya sevkediyor. Ve korkarım ki, ülkemizde düşüncenin yerini “kanı” ve “önyargı”nın, iradenin yerini ise “beyeni” ve “öfke”nin aldığını görüyorum. Dahası, seçmenlerin kanıları ve önyargıları, tıpkı beğenileri ve öfkeleri gibi güçlü propaganda mekanizmaları aracılığı ile manipule ediliyor. Bu durum, “dünyanın her yerinde böyledir” şeklinde geçiştirilecek doğal bir durum değildir. Seçmen iradesinin kolayca manipule edilebiliyor olması, ülkedeki yabancılaşmanın boyutlarına işaret eder. “Beğendiğinizi” söylediğiniz bir adayın örneğin “hırsız” olduğunun kanıtlanması durumunda, “olsun, ben yine de oyumu ona vereceğim” diyorsanız, yabancılaşma akıl hastalığı boyutlarını bulmuş demektir. Türklerin ahmak olduğuna inananlardan değilim. Cehaletin sadece resmi eğitimle giderilebileceğine inananlardan da değilim. Gördüğüm, ortalama seçmenin doğru bilgilendirilmiyor olması. Müthiş bir bilgisizlendirmenin (dezenformasyon) yanı sıra, bilgi sakarlığının hüküm sürmesi. Hal böyle olunca, seçmen günlük gazetesini sektirmeden okusa da, televizyon haberlerini kaçırmasa da olan biteni anlamlandırması, doğru yorumlaması mümkün değildir. Okuduklarından ve duyduklarından somut, mantıklı bir dünya görüşü çıkarsaması mucize olur. Hemen her oluşum, gerçek-dışı, belirsiz ve seçmenin “kendisinin-dışında” cereyan etmektedir. Örneğin, seçimin ertelenmesi için yapılan yalapşap oylama gibi, adi suçluların aday gösterilmesi gibi, Genç Partinin yükselişi gibi olaylar, birer şaka gibi, bir oyunun içindeki bulmaca unsurları gibi algılanmakta, oy verecek şahsın kendisinin ya da çocuklarının yaşamını belirleyecek olan yapılanmalar olarak görülememektedirler. O an için gözden düşmüş siyasilere ders vermek, denenmeyeni denemekten medet ummak gibi sonuçları murakabe edilmeyen öfke boşaltmalarının arzu edilen sonuçlara götürmesi de mümkün değildir. Öte yandan, “çoğunluk” egemenliği fikrinin bizatihi kendisinin seçmeni olaylardan soyutlandığını, yabancılaştırdığını da gözlemliyorum. Şu ya da bu partinin seçimleri kazanacağını ilân eden kamuoyu yoklamaları, bireylerin tercihlerini “nafile” kılmakta, adeta ellerini kollarını bağlamakta, “çoğunluk”a teslim olmaya teşvik etmektedir “Çoğunluk iradesi”nin “azınlık iradesi” karşısında yüceltilmesine, geçmiş yüzyıllarda kırallara ya da feodal lordlara karşı kitlelerin istemlerini duyurmak amacıyla revaç verilmişti. Ardında yatan, “azınlığın istibdatındansa çoğunluğun yanlış olması evlâdır” şeklindeki anlayıştır. Eyvallah. Ancak, bu eyvallah, “çoğunluk”un isteklerinin her zaman “doğru” ya da “haklı” olduğu anlamına gelmez. Tersine, yabancılaşmanın hüküm sürdüğü toplumlarda çoğu zaman tam tersi görülür çünkü kitlelerin kendileri dışındaki çıkarlar (örneğin, bir parti liderinin dokunulmazlık ihtiyacı) uyarınca manipüle edilmeleri söz konusudur. Daha da kötüsü, “demokrasi”nin yerleşmesi için gösterilen özen, “çoğunluk”a dalkavukluk etmek eğilimini içinde taşır. “Halkın isteğine saygılı olmak gerektiği” şeklinde gelişen söylemin yanlışı desteklediği, güçlendiridiği görülür. Halkın isteği olduğu varsayılanın karşısına kadim erdemlerle çıkmak güçleşir. Bugün, ülkemiz basını ve aydınlarının “çoğunluğun beğenisine” ters düşmekten sakınma, gerçek düşünceleri ya da bilgileri saklama özenlerinin ardında “demokrasiyi rakamlar rejiminden ibaret gören” anlayışın yattığını görebilmeliyiz. Oysa, tekraren söylediğim gibi, çoğunluk, “doğru”luk için bir argüman değildir. Dahası, tarih şahittir ki, politikada olduğu gibi, felsefede, ilâhiyatta ve bilimde özgün düşünceler azınlıklardan kaynaklanmıştır. Diğer bir deyişle, neyin doğru neyin yanlış olduğuna taraftarlarının sayısı ile karar verilseydi, insanlığın mağaradan çıkması pek de mümkün olmazdı. Bu söylediğim, Jakoben bir yönetim biçimine zemin hazırlamak olarak algılanmamalıdır. Tersine, bireylerin yabancılaşmaktan kurtulmaları için demokrasinin sahicileştirilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Demokrasinin sahicileşmesinin ilk adımı, seçmenlerin yaşamlarını doğrudan etkileyen makul tercihler yapabilmeleri için gerekli doğru bilgilerle donatılmalarıdır. Burada başı çekmesi gereken ülkenin aydınlarıdır. Sanatçılar, sinemacılar, din ve bilim adamları, ticaret adamları, üreticiler, öğretim üyeleri, ilâh... bunlar gerçekleri ve sadece gerçekleri ifade etmek zorundadırlar. İdeolojik tercih bir şey, o ideolojik tercihe mesnet teşkil eden doğruların ifadesi ayrı şeydir. Düne kadar hakkında söylemediklerini bırakmadıkları bir siyasiye, “çoğunluk”un ondan yana olduğu kuşkusunun belirmesiyle birlikte dalkavukluk yapmak, ahlâk şöyle dursun, maddeci çıkarlar açısından da akıl kârı değildir. İster Erdoğan, ister Çiller, ister Uzan olsun, çoğunluk dalkavukluğunu “değişti, değişmedi” şeklinde telâfi etmeye kalkışmak, kendini kandırmaktan ibarettir. Kendini kandırmak ise, insanın elleriyle bir buza heykeli yapmasına ve ona tapmasına benzer. Yabancılaşmanın en sarih belirtilerindendir.Hiçbir toplumsal ya da siyasi düzenleme, insanlığın kadim değerlerinin ve ideallerinin üzerinde olamaz. Günümüzde tüketim, sermaye akışları, tekelleşme şeklinde yapılanan maddeci uygarlıkta, İslâmi değerlerin yaşayakalmaları da mümkün görünmemektedir. Buna karşın, farklı dillerde konuşmuş, farklı zamanlarda yaşamış, hatta farklı dinlere mensup olmakla birlikte insan ırkının temel müeyyidelerini (normlarını) dile getirmiş büyük düşünürler, en büyük tehlikenin “yabancılaşmak,” kendi kaderini kelimelere (yani sloganlara, reklamlara, şarkılara, görüntülere) bırakmak olduğu hususunda birleşmişlerdir. Bu bağlamda, ihtiyacımız yeni değerler, yeni erdemler değil, ciddiyet ve adanmışlıktır. Eğitim sistemimiz, bugün kendimizi içinde bulduğumuz ve seçimlere gitmekliğimizin çözemeyeceğini bildiğimiz bunalıma sokmamızın başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. “Eğitim” kelimenin ima ettiği gibi, “ıslah etmek,” “eğmek” üzere düzenlenen bir faaliyet değil, kişinin fıtratında zaten varolanı “tahsil etmek” olacak şekilde mutlaka yeniden ele almalıdır. Birey ülkesinde bir yabancı gibi yaşamamak için, olan biteni sadece aklıyla değil, tüm duyularıyla da algılayabilmeli; kanıları ya da önyargıları ile değil, düşündüğü şekilde hareket edebilmeli; davranışları düşüncelerini yansıtabilmelidir. İnsan, hem mümin hem de tefeci olamaz. Olamadığı gibi, eylemlerini “o iş başka bu iş başka” diye de geçiştiremez. Günlük yaşamın sahici düşünce ve inançları yansıtmadığı durumlar, yabancılaşmanın hüküm sürdüğü durumlardır. Siyaset, felsefe, bilim, ahlâk ve inanç birbirinden ayrı kompartmanlarda yaşanamaz. Siyaset, felsefe, bilim ve inancın birbirinde kopması durumunda, ciddiyet ve adanmışlık içleri boş kelimelerden ibaret kalmaya mahkûmdur. Ülkemizin hiç olmadığı kadar derin bir bunalımda olduğu kanısındayım. Bir avuç mutlu azınlığın dışında, çoşkuyu, inancı ve gerçeklik duygusunu kaybettik. Algılamıyoruz, akıl yürütmüyoruz ve sevmiyoruz. Ne birbirimizi, ne de ülkemizi, ne de kendimizi. Bu hale nasıl geldik diye düşündüğümde de iki aşama görüyorum: önce içimizdeki Allah’ı öldürdük, sonra da onun eşref-i mahlûkatını. Geçmişteki tehlike demokrasinin olmaması tehlikesiydi, bugünkü tehlike robotlaşmak, düşünememek tehlikesidir. Çıkış yolu yok mudur? Elbette, vardır. Öncelikle yapılacak şey, insanları rakamlara indirgememek, rakamlara indirgenen insanların özel çıkarların kalkanı olarak kullanılmalarına izin vermeyecek farkındalığı yaratmaktır. Farkındalığın yaratılması, doğru bilgilendirmeyle mümkündür. Doğru bilgilendirme ise aydın sorumluluğudur. Aksi ihanettir, ihanet sadece kurbanın değil, hainin de kuyusunu kazar.
 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly