04.07.2008

“Düşünce” ve “düşünmek” dediğimiz zihinsel süreçleri
en baştan alıp, şöyle bir gözden geçirmeye
ne dersiniz?

“Düşünce”nin büyüsüne kapılmadan, gücünü abartmadan,
ilk kez içselleştiriyormuşcasına geriye çekilip
nasıl bir süreç olduğunu,
korkmadan ve üşenmeden
irdelemeye, var mısınız?
Varım, diyorsanız, hadi, buyrun!


Not: “Düşünce ve “Düşünmek” üzerine bu
yazının birinci bölümünü “Aklın Ölüçüsü”
kategorisinde bulabilirsiniz.


(2)
“Düşünmek” fiilinin kadim nesnesi “dünya”
Diğer mahlûkattan farklı olarak (en azından bugünkü bilgilerimize göre diğer mahlûkattan farklı olarak) insanoğlu, ölümün kaçınılmazlığının ve kendi varoluşunun farklında olan bir yaratık. Bu çerçevede, ister balta girmemiş Amazon ormanlarında, ister kutuplarda, ister çöllerde, insanoğlunun “düşünmek” eyleminin kadim nesnesi hep hayat ve dünya olmuş. Düşünmek eylemini kendisini içinde bulduğu dünyayı anlamlandırmaya, işleyişini çözümlemeye, gelişmeleri öngörmeye, ölümü manalandırmaya odaklamış.

Yine bugünkü bilgilerimize göre, dil, şuurun aynadaki aksi. Dil, bize bilincimizin durumu hakkında haber veriyor; insanoğlunun bireysel varoluşunda, oluşumun ve gelişiminde, 'us'lanma sürecinde belirleyici öge olarak kabul görüyor.

İnsanlık tarihinin bilinçsizlik kutbundan, bilinç kutbuna yönelmesinin dile aksettiği gözlemlenleniyor; ön-insanlıktan, dilerseniz mağara adamlığından, gelişmiş insana dönüşmenin evrelerinin dilin gelişme evrelerine paralel yürüdüğüne inanılıyor. Bir dilin zengin ya da fakir olmasının önemsenmesi de bundan. Kullanılan dil ne kadar zenginse, kullananların bilinçlerinin de o denli gelişmiş olduğu kabul ediliyor.

Ön-insanın bilinçlenme sürecinin, kapsama alanındaki canlı-cansız varlıkları isimlendirmek ile başladığına kesin gözü ile bakılıyor. Buna göre, ön-insan çocukların dil öğrenme süreçlerini anımsatır biçimde, önce canlı/cansız varlıklara, nesnelere, oluşumlara, sonra uyku, korku, susuzluk, acıkmak, üşümek vb. duygularına belirtici isimler veriyor.

Konuşma, bu isimlerin seslendirilme süreci. Tıpkı bir bebek gibi, görsel, işitsel ya da bedensel uyaranlara, ses formatında tepki veriyor, bu tepkilerini tepki verdiği nesne’nin ismini zihnine yerleşinceye kadar tekrarlıyor.

İmdi...

Dikkatli okurun hemen farkına varacağı gibi, anlatageldiklerimin altında yatan bir varsayım var: insanoğlunun bilincinin de evrime tabi olduğu varsayımı. Bu anlatımda, bilinç fıtrî değil, fıtrî olan (olsa olsa) bilinçi mümkün kılan korteks. Şuur gelişmeye açık ve nitekim gelişiyor, zenginleşiyor, hatta, korteksin pek az bir bölümünü kullanabildiğimize dair iddialar ileri sürülüyor.

Mantık ,bize, şuurun gelişime tabî olduğu doğruysa, Kitaplı dinlerin bildirdiği ilk çift olan Adem ve Havva’nın da gelişmeye açık olduklarını söylüyor:
 
    Öncüller: - İnsan, şuurlu bir mahlûktur.
                    - Şuur, gelişmeye açıktır.
                    - Adem ve Havva insandırlar.
    Vargı - Adem ve Havva, şuurludurlar.
              - Adem ve Havva’nın şuurları gelişmeye açıktır.


Mantık bize, Adem ve Havva’nın gelişmeye açık olmaları durumunda, Hazreti Musa’nın da, Hazreti İsa’nın da, Hazreti Muhammed’in de gelişmeye açık olmaları gerektiğini söylüyor.

    Öncüller: - İnsan, şuurlu bir mahlûktur.
                    - Şuur, gelişmeye açıktır.
                    - Peygamberler insandırlar.
    Vargı  - Peygamberler şuurludurlar.
               - Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır.


Bir argümanda öncül ya da öncüller sonucu (vargıyı) kaçınılmaz kılıyorsa, o argümanın geçerli olduğu söylenir. Yukardaki tümdengelimsel argümanların her ikisi de geçerli argümanlardır. (bkz. Aklın Ölçüsü yazısı) Ne var ki, bu argümanlarda yeralan “şuur gelişmeye açıktır” öncülü, mükemmelikten uzak olma halini belirttiği için peygamberleri de kapsadığı durumda dinlerin ve müminlerin “doğru” olduğunu kabul etmeyecekleri bir önermedir. Özellikle de Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu vazeden Hıristiyanlık söz konusu olduğunda, “Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır” vargısının “sacreligious” yani “küfür” olduğu açıktır.
Bu durumda, “mizan-ül akl” aklın ölçüsü olma niteliğini kaybetmez mi?

Hayır, kaybetmez, çünkü, bir, mantık, öncüllerin “kabuller”den ibaret olduğu esası üzerine bina edilmiştir. Kabuller, bilimsel verilerden, gözlem sonuçlarından oluşabildikleri gibi, dini inançlar, ahlâki değerler, hatta örf ve adetler temelinde de oluşabilirler. İki, mantıkta “doğru” ve “geçerli” eşanlamlı kelimeler değillerdir. Bu çerçevede, yukardakiler gibi, genel öncüllerden münferit olgulara doğru gidilerek kesin bir sonuca varmayı hedefleyen tümdengelimsel argümanlar, doğru ve geçerli olabildikleri gibi, yanlış ve geçerli de olabilirler.

Mantık, “doğru”ların değil, “geçerlilik”lerin bilimidir; öncüllerin/kabullerin neye göre ve ne kadar doğru oldukları ile değil, öncüllerden/kabullerden belli bir vargının/sonucun çıkarsandığı kanıtlama tarzının geçerli olup olmadığı ile uğraşır.

Hal buyken, yukardaki argümanların kimilerine göre “doğru ve geçerli,” kimilerine göreyse “yanlış ve geçerli” olması, “mizan-ül akl”ın kurallarının ihlâli anlamına gelmez.

Bu nedenledir ki, bilimde, bilimsel verilerde, toplumsal değer yargılarında ya da inançlardaki değişiklikler, mantık kurallarının dışında kalan oluşumlar-dı. Bu “-dı” ekine lütfen mim koyun; bu konuya “saçaklı mantık”ı irdelediğimizde geri döneceğiz.

Aklın ölçüsü sabit değildir

İnsanoğlunun düşünmek diye isimlerdiği zihni sürecin nasıl işlediğini irdemeye başladığı tarih kesin olarak saptanamamakla birlikte, İsa’dan önce 4. yüzyıl cıvarında gelişme sürecine girdiği kabul edilir.
Akıl yürütme yönteminin çözümlenmesi uğraşında öne çıkan üç medeniyet, Çin, Hint ve Yunan medeniyetleridir. Modern mantığı şekillendiren, eski Yunan’ın Aristo’sudur. Aristo mantığı diye bildiğimiz düzenleme, daha sonra İslam mantıkçıları tarafından geliştirilmiş, onlardan sonra da Ortaçağ Avrupası filozoflarının ilgi alanına girmiştir. 18. yüzyılda keşfedilmiş olan Hint mantığının modern mantığa katkısı nisbeten yenidir.

Aklın yolu da bir değildir nitekim

Eski Yunan’da mantık, biri Megaralı Öklid (Euclid) diğeri Aristo geleneğinde olmak üzere iki rakip koldan ilerler. Öklid’in önermesel (propositional) mantık dedikleri akıl yürütme sistemi, günümüzde önermesel ya da cümlesel (sentential) cebir diye bildiğimiz matematiğe yakındır. Öklid sisteminde cümleler, simge dizilerine dönüştürür; argümanlar, teoremler ve formüller uzun uzun cümleler yerine bu simgelerle ifade edilir. Yeri gelmişken, mantık bilgisinin matematik öğretimini kolaylaştırmasının nedeni de budur.

Matematik öğrencilerinin ezberlemeye çalıştıkları formüllerin aslında sayfalar dolusu yazılı metinler olduğunun farkında olduklarını düşünün!

Ya da, okumakta olduğunuz bu metni, cümlesel cebirin simgelerine döktüğümüzü hayal edin! Matematik öğretiminde müthiş bir aşama kaydetmez miydik?! Herneyse.

Aristo’ya göre “düşünmek” = “neden?” sorusu = bilim=felsefe

Öklid’inkinden başka bir de Aristo’nun Peripatetik geleneği denilen akıl yürütme sistemi var. Peripatetik “etrafta dolaşanlar” anlamına geliyor; Eflâtun ve Aristo’nun çevrelerinden olup, onların dergâhının talipleri, öğrencileri demek. Aristo’nun düşüncelerine sahip çıkanlar etrafta dolaşan bu insanlar.

Üstadın dünyayı anlamlandırma, işleyişini çözümleme, gelişmeleri öngörme çabaların başlangıç noktası deneyimlerinden elde ettiği veriler. Aristo’ya göre düşünmek demek, zihninin kapsama alanına giren her şeyde “neden” sorusunun cevabını aramak demek.

Diğer bir deyişle, Aristo’ya göre felsefe ve bilim aynı uğraştır; dolayısıyla, tümevarım dediğimiz akıl yürütme biçimini kullanarak, eldeki verilerden evrensel sonuçlara varmaya çalışır.

“Düşünmek” eyleminin iki farklı temeli:
a posteriori, a priori


Bu Latince terimler korkutmasın: ilki, tecrübeden kaynaklanan bilgi; ikincisi ise, tecrübeden bağımsız bilgi anlamına gelir.
 
Tecrübeden kaynaklanan a posteriori bilgi; Aristo’nun deneyimlerinden elde ettiği bilgidir, verilerdir. Aristo, bu verileri kullanarak tümevarım argüman geliştirir, evrensel doğrulara ulaşmaya çalışır. Dilbilgisi bağlamında a posteriori kelimesi sıfat, bilgi kelimesi ise isim’dir; a posteriori bilgi bir argümana, teoreme, iddia ya da teze temel teşkil eden bilginin kaynağını (tecrübe sonucu elde edilmiş olduğunu) söyler. Örneğin, “Su, (H2O) iki hidrojen bir oksijen atomunun bileşkesidir” ya da “Atatürk, 10 Kasım 1938’de öldü” a posteriori bilgilerdir.
 
A priori bilginin ise tecrübeyle ilgisi yoktur. A priori bilgiler , insanlar tarafından doğru oldukları kabul edilen bilgilerdir. Örneğin, 2+2=4 bir tasarımdır, kabuldür; Öklid geometrisi tümüyle a priori bilgidir, çünkü, örneğin bir çember ya da üçgen, insanoğlunun çevresinden edindiği bir deneyim sonucu değil, zihinsel tasarımının sonucudur. Aynı şekilde, evli olmaya erkeklere “bekâr” ismini verenin insan olduğunu düşünün: “hiç bir bekâr evli değildir” şeklindeki bilginin de a priori bilgi olduğunu kavrarsınız.

Yine yeri gelmişken; matematik eğitimimizin sefaletini bu kavramların anlatılamıyor olmasına bağladığımı söylemeliyim. Gözlemlediğim kadarıyla, kafasında a priori bilgi ile a posteriori bilgi arasındaki fark net olmayan öğretmenin “matematik ne işime yarayacak” diye soran öğrencisine verebileceği tatminkâr bir cevap yoktur.

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly