28.11.2002
“DEMOKRASİ”Yİ EĞİTMEK
[ZAMAN]


“Açık istihbarat” derler, bir toplumun sorunlarını, eğilimlerini, düşünce biçimini saptamanın yollarından birisi gündemine aldığı, tartıştığı meseleleri incelemektir. Gündemin yapay ya da güdümlü olduğunun düşünüldüğü durumlarda, toplumun rağbet ettiği kitapların türleri iyi ipuçları sayılır. Amerikan okur-yazar çevrelerinin bugünlerde “şaşırtıcı ölçülerde” rağbet ettiği iki kitaptan bir tanesi, Dr. William Bennett’in “Erdemler Kitabı,”1 diğeri .... Tocqueville’in 2 “Amerika’da Demokrasi”si. Bu kitaplara gösterilen teveccühün, Amerika Birleşik Devletlerinin 20.Yüzyılın sonlarındaki hal-i pür melâlinden kaynaklanan “dillendirilmemiş bilinçaltı tedirginlik”inden kaynaklandığı iddia ediliyor. Kitapların her ikisine de kaynaklık eden kavram “erdem teorisi” ve Tocqueville’in demokrasi çözümlemesinin temel düşüncesi. “Erdem teorisi”ne gösterilen bu büyük rağbetin nedeni, teorinin özde bir “denge” teorisi olması ve Amerikalıların son 25 yıldır kendilerini “anormal” hissediyor olmaları şeklinde açıklanıyor. “Anormallik” günlük yaşama toplumda “dengesizlik duygusu” şeklinde yansıyor. “Bu duygudan hoşlanmayan Amerikalılar, yeni bir denge arayışı içine giriyor” deniyor. 3 Erdem teorisi, bu arayışı cevaplıyor.

“Mutlu bir yaşama nasıl ulaşılır?” Teorinin çıkış noktası bu. Ancak, bir de varsayımı var: “insan doğası, aşırılıklara yönelmek eğilimindedir.” Dengesizlik, insan fıtratında yer alır. Aşırılık eğilimini denetim altına almak, dengeleri kollamak ancak eğitimle mümkün olabilir. Dengeleri kollamak kesintisiz bir çaba göstermeyi gerektirir. Sürekli dikkat ve uyanıklık şarttır. ( İnsan fıtratının bu yorumun tam tersi de, Rousseau’nun görüşü. Ona göre de, insan özde dengeli bir yaratıktır ve meğer ki dış faktörlerden dolayı mecbur kalsın, aşırılıklar sergilemez. Rousseau’nun yorumunda “dış faktörler”in önemli bir şerh olduğu açıktır: aşırılık, aşırlığı davet eder. )

Erdem teorisine göre, “erdemli olmak” çeşitli aşırılıklar arasında orta noktayı bulmaktır. Örneğin, cesaret bir kadim erdemdir. Cesurun erdemli olanı, aşırı korku ile aşırı korkusuzluk arasındaki orta noktayı bulandır. Aynı durumun inanç için de geçerli olduğu söylenir: ne herşeye inanmak, ne de hiçbir şeye inanmamak. Yine aynı şekilde, merhamet: ne aşırı acıma, ne de aşırı acımasızlık. Bu bağlamda, itidal (ılımlılık) “mega-erdem” sayılır, çünkü vasatı seçme ve arama eğilimidir.

Erdem teorisi, aynı zamanda muhafazakârların felsefesidir. Denge arayışı ve vasata yöneliş, muhafazarkârlığın temel unsurları kabul edilir. Ortalamayı bulmak, merkezde toparlanmak muhafazakârların davranış biçimidir. Genel eğilimleri saptayıp, yaşamı onlara uyarlamak anlamına gelir. Uçları, çeperleri, varoşları bırakıp, somut ve yerleşik merkezde toplanmak iştiyakıdır.

Erdem teorisinin muhafazakârlığa revaç veriyor olmasının bir diğer nedeni de, murakabe edilmiş ve dillendirilmiş bir düşünceden çok, duygulara dayanmasıdır. Erdemli olmayı öğrenmek, erdemli olmak gözlem sonucu verilen bir karar olduğu kadar, kişinin gönlünün özlemi olarak da ortaya çıkar. Bu bağlamda, gerçeklik ve gönül arasında kurulan bir denge olduğu söylenir. Akıl ve mantık, dil gerektirir. Ancak, hayatta kelimelerin ifade edemediği durumlar vardır.

Teorinin muhafazakâr olup olmadığı bir yana, tertiplenme nedeni bireylerin mutlu bir yaşam sürdürmelerine elveren bir yöntem geliştirmekti. Toplumlara uygulanabileceği düşünülmemişti. Derken, Tocqueville’in kitabı geldi: “Amerika’da Demokrasi.” Tocqueville, “dengesiz-toplum” tezini öne sürerek, erdem teorisinin sadece bireylere değil, toplumlara da uygulanması gerektiğini iddia ediyordu; bahse konu “demokrasi”nin “kapitalist” demokrasi olduğunun altını çizelim.

Tocqueville, gelişmiş kapitalist demokrasinin bizim “gönül,” kendisinin “kalbin alışkanlıkları”5 dediğimiz şeyin üzerindeki etkilerini inceliyor. Vardığı sonuç: kapitalist demokrasinin, birey ve gruplarda yıkıcı dengesizliklere neden olduğu ve bu durumun önlenememesi durumunda demokrasinin kendisini ve halkını yok edecek olduğu: “Demokratik kurumlar eşitlik iştiyakını uyandırır, güçlendirir ancak tatmin edemezler... Halk, eşitlik fırsatı yakaladığı düşüncesi ile heyecanlanır, başarı şansının azaldığını gördükçe düş kırıklığına uğrar; heyecanı düş kırıklığına, düş kırıklığı öfkeye dönüşür.” Bu bağlamda, oy verme işlemini, piyango bileti satın almaya benzetenler de var. 6 Bileti alanlar, kazanma şansı ile heyecanlanıyorlar. Ancak, çekiliş günündeki düş kırıklığının Tocqueville’in tarif ettiği öfkeye dönüşmemesinin nedeni kale alınacak bir emek kaybının olmaması. Oysa, demokrasilerde insanlar ideallerine yatırım yapıyorlar ve bu uğurda yıllarını şartlıyorlar. Tocqueville, yukardaki gözlemlerden yola çıkarak, kapitalist demokrasilerde liderlerin çözmeleri gerecek başlıca meselelerinin “demokrasiyi eğitmek” olduğunu söylüyor. Demokrasiyi eğitmek, halkları kapitalist demokrasilerin denge bozucu eğilimleri hususunda aydınlatmak ve bu eğilimleri ıslah edecek yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olmak. Ama nasıl? Bugün, özellikle de Amerikan modeli liberal (kapitalist) demokrasi üzerinde düşünenler, kapitalist ilkelere ters düşmeyen, bireylerin seçme ve seçilme gibi demokratik ritüelleri sürdürmelerini sağlayan ve fakat aile, cemaat gibi yakın çevre ilişkilerini zedelemeyecek çözümlerin neler olabileceğini araştırıyorlar. Şurası bir gerçek ki, erdem teorisinin talep ettiği “denge” arayışı, gelişmiş kapitalist düzenin araçlarından birisi olamaz. Kapitalist iştiyaklar ve itidal bir arada bulunamaz. Liberalizm, bireyin yücelmesini hedefler. Bireyin yücelmesinden murat, algılama kapasitesinin, duygusal ve yaratıcı yapılanmasının, kişiliğinin yücelmesidir. Ancak, böylesi bir eğitimin başarılı olduğu durumda, söz konusu bireyin “gelişmiş” kapitalizm ile uyum içinde yaşaması zorlanacaktır. Açmaz da burada.

Kendi adıma bu tartışmalarda öğretici olan (ve itiraf etmeliyim ki, haset ettiğim!) husus, Tocqueville’in günümüzde harcıalem sayılan söz konusu saptamaları bundan 160 yıl önce yapmış olmasından çok, hatırlanması ve yeniden gündeme gelmiş olması. “Vahşi” kapitalizme karşı “insancıl” kapitalizmin demokrasi ile bağlantılı ayırımı, onun döneminde öngörülen bir durum değildi. Hatta, kendisi demokrasiyi çözümlerken “kapitalizm” kelimesini de kullanmadı. Buna karşın, bugünün Amerikan okur-yazarlarının Tocqueville’i satırlarının arasını okuyacak kadar iyi tanıyor ve değerlendiriyorlar olmaları, o ülkenin “aydın kalitesi” açısından (özellikle de Sadrazam Alî Paşa’nın gün yüzü görmeyen vasiyetini hatırladığımda) hayli kıskandırıcı! Mimariden, düşünce yaşamına kadar, yerleşikliğe imreniyorum.










 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly