14.01.2003
YİNE SAVAŞÇI FİRAVUNLAR...
[ZAMAN]


Yine savaşçı firavunların, yine estirdikleri fırtınalarla, yine kararttıklarını gözlemliyor olmamdan olsa gerek afakı, bugünlerde gözümde kokuşmakta olan bir gezegende rasgele savrulan kıvıl kıvıl bir canlı kümesi insanımız. Bitap düşmüş “medeniyet”in, yeniden toprağa yapışık bitkiye dönüştürmeye niyetlendiği dilsiz ve dayanıklı küme.

“Toprağa yapışık bitki” gibi yaşamaktan muradım, hayatın gündelik gereksinimlerin ötesinde, daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanması. Tarihi deterministik bir bakış açısıyla değerlendirmek; ekonomik ve ahlâki düzelmenin mümkün olmadığı duygusunun yerleşikliği. “Kader”in anlaşılmaz ve denetlenemez tarihi güçlerin bir oyunu olduğu şeklindeki yaygın vurgu. Ölmeyecek kadar gıda, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül... Yığınlar yine ayaklar altında ezilecekler ve fakat o sonsuz yaşam içgüdüsü, toprak anaya tohum gömecek, çocuklar peyda edecek, yaşayakalanlar ölenlerden boşalan yeri hırsla dolduracak, acı çekmeyi sürdürecekler.

İkisi savaşçı firavunların tanklarının altında ezilmek, ikisi ezilene kadar ölmeyecek miktarda gıda temin etmek, ikisi yedek, altı erkek doğurmaya kurgulanmış kadınları düşünüyorum. Ezilmek, ezmek, ezdirilmek üzere inatla döllenen, ezelden ebede döllenen insanları. Ölenlerden boşalan yeri doldurmaya ve acı çekmeyi sürdürmeye niçin ve nasıl bu kadar hevesli olunabildiğini anlamaya çalıştığımda zihnimde oluşan kavram, “sonsuz insan” diye tanımladığım oluşum. İnsan, “fani” değil, hayır, çünkü ayaklar altında ezilirken, ezilmek üzere yeni bir can dölleyen can, ezilmeye namzet yeni cana ağyar değil. İnsan, “sonsuz,” çünkü bir “fikir”den, bir “soyutlama”dan, dilerseniz anonim bir “gen”den ibaret. “Nafile” olan “birey.”

Nafileliğinin gereğini yerine getiren birey, arşivini unutmaya, medeniyetini hükümsüzleştirmeye, bitkiye dönüşmeye rıza gösteren birey.

Evet, savaşçı firavunların ayakları altında ezilen muhteşem arşivimizin çığlıklarını duyar gibi olduğum günlerdeyim. İnsanüstü bir disiplin ve özveri ile inşa edilen medeniyetimizin yüzüne tükürüldüğünün, tecavüze uğradığının kanıtları dört bir yanıma dağılırken, insanımızın trajedisine tanıklık etmek durumunda kalmanın aczi içinde canımın yandığı günlerdeyim. Aşka aşık insanların ülkesidir, Türkiye. Yüzyıllar boyunca oya gibi işlenen, bedenlerin kutsandığı, ruhların çiğnenmediği yüksek bir vizyonun, aşkın, hükümsüzleştirildiğini gördüğüm günlerdeyim. Öyle sanıyorum ki, bu aşamada, ya “toprağa iltisaklı” o “dilsiz ve dayanıklı bitkiye” dönüşülecek, ya da birikimimizi yani vizyonumuzu, yani daha üstün bir gerçekliğe duyduğumuz hasreti, yani aşkımızı, korumak için savaşmak durumunda kalınacak.

Bu topraklardaki varlığımızın belirgin bir kültür olarak sürdüğü bin yılın hemen tümünün takat ile hakikat arasında, maddesel dürtülerle genleşmek ile maneviyatın emrinde ruhun derinliklerine inmek arasındaki sürgit çatışmanın tarihi olduğunu iddia ediyorum. Bizim insanımızın hikâyesinin, başarıların üstüste bindiği bir evrilme değil, beklenmeyen patlamaların hikâyesi olduğunu iddia ediyorum. Parlak zaferlerle anlamsız acıların arasında gidip gelen muhteşem özverilerin tarihi. Ne ki, hedefe ulaştığımızı sandığımızda kendimizi salmak, yere düşüp kırılmak gibi bir huyumuz var. En büyük zaferlerimizden geride kalanlar, çocuklarımızın yararlanamayacağı kırık dökük parçalardan ibaret. Düsturumuz: “eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı.”

Öyleyse? Öyleyse, onarmaya çalışma! Eklemeye, kurtarmaya çalışma! Taş üstüne taş koyma! Yık ve yenisi yap! Bırak git, yeniden başla! En büyük zaferlerinden geride kalan, kırık dökük parçalar olsun, dönüp bir daha da yüzlerine bakma! Ne denli yüce olursa olsun, yaşanan yaşanır ve biter!

Hükümsüzleşen fedakârlıklar, hükümsüzleşen ülküler, hükümsüzleşen birikimler, hükümsüzleşen aşklar, hükümsüzleşen milyonlar, hükümsüzleşen toplum. Ve başa dönüş:

“...medeniyet yorgun düşer, uykuya yatar. İnsanımız yeniden toprağa yapışık bitkiye dönüşür, dilsiz ve dayanıklı. Ezeli ve ebedi Anadolu insanı, çocuklar peyda eden, toprak anaya tohum gömen o sonsuz insan, yeniden ortaya çıkar. Savaşçı firavunların fırtınalarının rastgele savurduğu, kıvıl kıvıl ama kendisine yeten o canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül. Yığınlar ayaklar altında ezilirler ve fakat yaşayakalanlar ölenlerden boşalan yeri ilkel doğurganlıkla doldurur ve acı çekmeyi sürdürürler.”




 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly