25.01.2003
“Ver, kurtul!” ittifakının yeni bir örneği: MİLLİ EĞİTİM

[ZAMAN]


Geçtiğimiz Pazar günü, deneyimli bir gazetecimizin tanıklığında gerçekleşen “Bakanla Profesörün Eğitim Sohbeti”(1) yayınlandı. Türkiye’de “öğrenci ve eğitim üyesi kalitesini maalesef çok düşük,” diye yakınan Profesör, Milli Eğitim Bakanlığının “bir gayya kuyusu” olduğundan bahisle, “Belki de Milli Eğitim Bakanlığını ortadan kaldırmaya çalışmak hayırlı bir şey olabilir,” buyurdu. Sayın Bakanın, “...bakanlığın dehlizlerine girersem oradan çıkamayacağımı ben de çok iyi biliyorum” kabulü ile süren sohbet, profesörün “Bence ideal olanı şu: MEB, bir teftiş mekanizmasından ibaret olmalı, eğitim işini ise yerel birimlere devretmeli” önerisi ile gelişti. Sayın Bakan, “Biz de tam bunu yapmayı hedefliyoruz!” diye cevap verdi, “...standartları koyma, politika belirleme, rehberlik ve denetleme... Bakanlığın fonksiyonu bunlarla sınırlı kalmalı, eğitim işi yerel birimlere bırakılmalı. Yerel birimlerden kastettiğimiz sadece belediye değil, il idaresi. Dolayısıyla, yerinden yönetim demek yerel yönetim demekten daha doğru.”

“Belediyelere devredilen MEB fonksiyonu” düşüncesi başta sohbete tanıklık eden gazeteciyi de düşündürmüş olmalı ki, “Bu, MEB’in fonksiyonunu yerel yönetimlere devretmekten çok farklı bir şey...” diye araya girdi ve Sayın Profesörün “Ben de belediyeleri düşünmemiştim doğrusu,” yanıtını yüreklendirdi. Ancak, Sayın Bakandan “yerel birimler”den kastının ne olduğuna dair beklenen cevap gelmedi. Bunun yerine genelde kabul gören “doğrular” tekrarlandı: “Öğrenci velilerini temsil eden hukuki yapıyı daha etkin ve yetkin kılmak gerekli. Temel politikalara uygun davranmak koşuluyla, kendi sorunlarına çözüm getirmelerini teşvik etmeliyiz. Merkez, sadece normu belirlemeli ve standartları ortaya koymalıdır. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, enformasyon alanında tekeller oluşuyor ve bu enformasyon tekellerinin benimsediği ideolojilere uygun dezenformasyon zihinleri biçimlendiriyor. Bu durumda insanı, insan düşüncesini, bilimsel bilgiyi korumak için mutlaka ve mutlaka enformasyonu sorgulayan, zihinsel filtrelerden geçiren bir kafa yapısı oluşturmak zorundayız... yaklaşık 200 yıldan beri eğitim bizde ideolojilerin çatışma alanı kabul ediliyor. Sığ bir yaklaşımla, ‘Eğitimi ele geçirirseniz, insanları kendi ideolojinize göre biçimlendirip geleceği ele geçirmiş olursunuz,’ deniliyor. Hiçbir zaman gerçekleşmemiş ama modern çağda büyük acılara yol açmış hastalıklardan birisi bu... Eğitimi, ideolojilerin savaş alanı olmaktan çıkaracağız.” Sayın Bakanın sözlerini, “Çok güzel şeyler söylüyorsunuz,” diye karşılayan profesör, “Türkiye’de bir takım siyasal tabuların yanı sıra, sosyal tabular var,” diye sürdürüyor, “Meselâ, şövenlikle ilgili şeyler: Milli tarih, milli coğrafya. Sokrates, ‘Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez,’ diyor... Eğitimin maksadı, arayan, araştıran, özgür fikirli insan yetiştirmek olmalı.”

Yukardaki muhabbetin taraflarından birisi Milli Eğitim Bakanının ta kendisi, diğeri de kırk yıllık ünlü bir üniversite hocası olmasa, şakalaştıkları düşüncesiyle avunmak kabil olacak belki ama öyle değil! Ülke nüfusunun %76’sı otuz yaşının altında, eğitim ortalaması 3,5 yıl, gençliğimizin AB’nin en “eğitimsiz” gençliği olduğunu sağır sultan duymuş iken, bakanlığının “dehlizlerine” girmekten imtina edeceğini söyleyen bir bakan ile sorunun “bakanlığı ortadan kaldırmak”la çözümü mümkün değilse muhayyel “yerel birimler”e ihale edip kurtulmaktan bahseden üniversite hocasının sohbetini şaka diye geçiştirmek olası değil! Pazar magazin ekinde çıkan bir muhabbeti çok mu ciddiye alıyorum? Evet, alıyorum. Alıyorum, çünkü Milli Eğitim Bakanı ile Üniversite Hocası arasındaki sohbetin herşeyden önce, “Eğitim nedir? Neden yapılır?” diye başladığını görmek istiyorum. (“Görmek istemek” de ne demek, “Talep ediyorum!”)

Cevabı tek olan bir soru değildir ama bizim dünyamız şöyle dursun, rotamızı çevirdiğimiz Batı dünyasında Eflâtun’dan (İ.Ö. 427-347) bu yana üzerinde düşünülmüş, tartışılmış hayati bir konudur ve evet, Sayın Bakanın bildiğinin aksine, eğitim tümüyle ideolojiktir! Eflâtun, eğitimi, çeşitli yetenek ve hevesleri olan bireyleri “basiret, cesaret, itidal ve adalet” olarak tanımladığı dört erdemle donatmak suretiyle toplum fertlerinin birbirlerinin dilinden anlamalarını sağlayacak faaliyet olarak görür; eğitimin amacı, “’İyilik Düşüncesi’ni hazmetmiş ideal bir millet inşa etmektir.” (Hemen eklemeliyim: Sayın profesörün Sokrat’tan yaptığı ‘Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez,’ alıntısı eski Yunan’ın “topluma hizmet edecek iyi insanlar yetiştirmek” şeklinde dillendirdiği eğitimin amacını değil, bu amaca nasıl ulaşılacağını sorgular.) Ortaçağa gelindiğinde, eğitim, “Hıristiyan İdeali”ni gerçekleştirecek insanlar yetiştirmeyi amaç edinir: Ortaçağ’ın “ideal” insanı Tanrı’sını “seven, sayan” bu arada komşusunu da sevmeyi ihmal etmeyen “dini bütün” insandır. Manastırlarda gerçekleştirilen sıkı eğitim, sadelik, dürüst yoksulluk ve itaat erdemlerini geliştirmeye, insanları öbür dünyaya hazırlamaya yöneliktir. Rönesans’ın Tanrı’yı hayatın merkezinden çıkarıp insanı-merkez-alan dünya görüşü, itaat, dünya nimetlerinden perhiz gibi erdemleri bir kenara bırakır, “insanlık onuru” diye tanımladığı kavramı devreye sokar. Desiderius Erasmus (1466-1515) insancıl (hümanistik) denilen bu görüşün önde kabul gören temsilcisidir ve “eğitimin aslında doğuştan özgür olan insanlara fıtratlarını geliştirmek, bireysel kültürlerini geliştirmek olduğunu” söyler. Kültürün edebiyat, sanat ve bilim gibi insancıl veçhelerini vurgular, Ortaçağ’da ihmal edilen beden eğitimini gündeme getirir. Rönesans’ın “aydın”ı, bedeni ruhu ile bütünleşmiş, “kültürle kuşatılmış” adamdır. İki ünlü düşünür, Joharm A. Comenius ve Jean Jacques Rousseau, Erasmus’un fikirlerini teyid eder ve geliştirirler. Bunlardan Comenius, “Eğitimin amacının, bilinebilecek herşeyi öğrenen, Hıristiyanlık aracılığı ile dünya ile bütünleşen ‘pratik’ Hıristiyanlar yetiştirmek” olduğunu söyler. Comenius’un eğitim teorisinin üç emri: (1) herşeyi bil, (2) şeyleri kontrol altına alabilecek insan haline gel, (3) Tanrı’nın sureti gibi ol.

Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) eğitim teorisi “Emil” isimli romanında dile gelir. “Tanrı, herşeyi iyi yaratmıştır. Kötülük insanlar işe karışınca ortaya çıkar.” Bu nedenle, çocuklar doğuştan iyi olan fıtratlarının bozulmayacağı şekilde “doğal” olarak yetiştirilmeli, içine doğdukları kültürün, ahlâki ve dini telkinlerin onların doğal iyiliğini bozmasına izin verilmemelidir. Eğitim, Rousseau’nun “doğal insan” dediği tipolojinin “ideal cumhuriyetçi toplum”a uyum sağlamasını amaç edinmelidir. “Doğal insan” böylece, “yurttaş” olur. İmmanuel Kant, Johann H. Pestalozzi, Johann F. Herbart, John Dewey gibi ünlü eğitimciler, Rousseau’nun eğitim teorisini benimserler. Kant, (1724-1804) “insan ancak eğitimle insan olur” derken, “ahlâk kanunlarının bencilliğe yenik düşmemesi gerektiğini” savunur. “Ahlâk kurallarına saygı, bilime inanç, Tanrı’ya övgü” Kant’ın eğitim sisteminin olmazsa olmazlarıdır. Bu umdelerdir ki, “iyi insan” yetiştirir ve uluslararası barışı sağlar. Lenin, “kapitalist eğitim” dediği bu sisteme karşı çıkar, eğitimin amacının “burjuvazinin itaatkâr ve hamarat hizmetkârlar” yetiştirmek, onları “sermayenin köleleri aletleri olmaları” sağlamak olduğunu söyler. Oysa, “okullar proleter diktatörlüğünün araçları olmalıdırlar.” Eski Sovyetler Birliği’nde “Milli Eğitim Kanunun Esasları”(2) yasasına göre, “SSCB’de milli (dilerseniz, ‘ulusal’!) eğitimin amacı, yüksek düzeyde ve kapsamlı bir biçimde donanmış, olgun, Komünist toplumun etkin bir mimarı olan, Marksist-Leninist düşünce ile yetiştirilmiş, Sovyet yasalarına ve sosyalist düzene saygılı ve işçi sınıfına Komünist bir anlayışla yaklaşan” bireyler yetiştirmektir.” Evet, “milli tarih,” “milli coğrafya” diye kavramlar bize özgü olmadığı gibi, hem SSCB’de hem de Batı ülkelerinde yerleşiktir. (“National Geographic” dergi ve TV kanalının neden “national” yani milli, yani ulusal olduğunu merak eden var mı?)

20.yüzyılın ilk yarısında yaşayan Amerikalı John Dewey, demokratik eğitimin babası sayılır. Ona göre “Demokratik eğitimin ülküsü, halk, çoğunluğun yönetimi, eşitlerin eşitliği gibi demokrasi ilkelerine sadık olan, başkalarının haklarına saygı gösterirken, kendi sorumluluklarını yerine getirecek, haklarına sahip çıkarken, kişiliklerini mükemmelleştirmeye gayret edecek insanlar yetiştirmektir.”

Eğitimin amacı ve niteliği üzerinde düşünenlerin listesinin uzayıp gittiği açıktır. (Bu listeye daha yaratıcı düşünce, fen bilimlerini cazip kılma teknikleri, öğrenci psikolojisi üzerindeki milyonlarca araştırma da dahil değil.) Hal buyken...

Hal buyken, ne Sayın Bakan (mensup olduğu partinin umdelerine uygun olduğunu varsaydığım için yadırganmamam gereken) “Tanrı’sını ‘seven, sayan’ bu arada komşusunu da sevmeyi ihmal etmeyen ‘dini bütün’” insan” yetiştirmeyi savunur, ne de Sayın Profesör yıllarca dillendirdiği inancının/ideolojisinin gereği olarak eğitimin amacının “burjuvazinin itaatkâr ve hamarat hizmetkârlar” yetiştirmek olmaması gerektiğini iddia eder. Kavga şöyle dursun, fikir teatisi bile söz konusu değildir. Mutabakat tamdır ve sayın basın mensubunun tanıklığındadır: Milli Eğitim Bakanımız ve Sayın Profesör’ümüz, Türkiye’nin eğitim sorununa “MEB” denilen bu “gayya kuyusu”ndan, meseleyi muhayyel “yerel birimler”e devredip, “kurtulmak”ta tam bir mutabakat içindedirler. Şu şerhle ki, “...standartları koyma, politika belirleme, rehberlik ve denetleme...” işlevi bakanlıkta kalacaktır! Yani?

Yani, adı konmamış bir ürünün/eğitilecek insanın niteliklerinin “standardı,” adı konmamış bir ürünün “politikası,” adı konmamış bir ürüne ulaşmak için “rehberlik,” adı konmamış bir ürünün “denetlenmesi.” Yani, adı konmamış “yerel birimler”e (ki, buna mesela aile meclisi kararı ile bakire olmayan kız çocuklarının katline cevaz veren ‘öğrenci velilerini temsil eden hukuki yapının daha etkin ve yetkin’ kılınması dahildir) ihale edilen geleceği Türkiye’nin!

Muhabbete tanık olan gazetecinin haysiyetine inancımdan olmasa, “şaka” diyeceğim ama diyemiyorum. Bu bir “kâbus,” Türkiye’nin “bir” numaralı gazetesinin “Pazar keyfi” niyetine sunduğu! Sahiden bu mu, seviyemiz? Bu sığlığı, bu muameleyi hak ediyor muyuz?



(1) 12 Ocak 2002, Hürriyet Pazar eki, Safa Kaplan tanıklığında Sayın Erkan Mumcu-Sayın Mete Tuncay sohbeti.

(2) SSCB, “Milli Eğitim Kanunun Esasları,” 1973.

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly