20.03.2003
MELEZ DÜNYA GÖRÜŞÜ, ve Timsahın Göz Yaşları

[ZAMAN]


“Şimdi 2 - 3 güne kadar Bağdat’ın bombardımanı başlayacak... En az yarım milyon insan ölecek... Şayet Iraklı gariban da, Irak vatandaşı olma yerine, Avrupa vatandaşı olma düzeyine gelmiş bulunsaydı; 21. yüzyılın başında boşu boşuna ölüp gitmeyecekti... Yeni yüzyıl, çağdışı kalmışlığı affetmeyecekmiş gibi görünüyor.”

Cümlelerin içerdiği Türkiye’ye dönük ima da göz önüne alındığında, ne kadar umursamaz, hatta şahinsi bir saptama gibi duruyor, değil mi? Avrupa vatandaşları olup da, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında boşu boşuna ölen hepsi de “çağdaş” milyonları yok saysak bile, sayın yazarın hükmünün günümüz aydınları arasında pek yaygın bir dünya görüşü olduğunu teslim etmek durumundayız. Şimdi, soru şu: “Bir zamanlar makalelerine ‘Solcu Olmayan Hayvandır’ diye başlık atabilen parlak beyin/beyinler nasıl bu hale geldiler?!”

İki anahtar kavramdan birisi “çağdışılık,” ikincisi, sosyal-Darvinizm.

Şöyle ki, geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında tarihçiler ve iktisatçılar arasında siyaset araştırmalarında kimin yönteminin esas alınması gerektiği hususunda kavga vardı. Eğilimler ve entelektüel modalar gereği, bir tarihçilerin-bir iktisatçıların kazandığı tartışma, ‘60lı yıllarda Karl Popper’ın tarihselliğin ilkelerine saldırısı ile birlikte ekonomistlerin lehine döndü. O yıllardan itibaren, sosyal bilimlerde “kanun-koyucu” ve “moda-yaratıcı” rolünü ekonomistler üstlendi. Yani, örneğin, çağdaşlık (ya da çağdışılık) gibi siyasi kavramların geçerli olup olmadıkları iktisatçıların yöntemleri ile belirlenir oldu.

Burada bir açıklama daha gerekiyor: herhangi bir alanda, bu durumda siyaset alanında, malûmatın “bilim” ismi ile onurlandırılabilmesi için kullanılan yöntemin “belirlilik,” “ölçülebilirlik” ve “kestirilebilirlik” vadetmesi gerekiyor. Hükümlerin rakamlarla ifade edilebilmesi, dökümlenebilmesi ve neden-sonuç ilişkilerinin demir gibi sağlam olması şart. Diğer bir anlatımla, günümüzde geçerli olan ekonomik yöntem, Newtoncu kâinat anlayışından kaynaklanan neo-pozitivist, siyah-beyaz, doğrusal dünya görüşüdür. Dahası, ciddi muhaliflere karşın, Batılı sosyal bilimlerde fen bilimlerinden ekonomistler aracılığıyla ithal edilmiş niceliksel yöntemler, geçerli olmaya devam etmektedirler.

Ekonomi bilimi, toplumu “fıtri” ve “akılcı” tercihleri olan bireysel tüketicilerin oluşturduğu mekanik bir bütün olarak ele alır. Kültürel ve psikolojik faktörler ile bireysel farklılıkları gözardı eden bu indirgemeci tutum, toplumsal araştırmalarda insani boyutun kaybolmasına yol açmış, ve olacağına bakın! Sovyetler Birliği’nde bile “kaba” olduğu teslim edilen Marksist yöntemlerle Batılı yöntemleri kucaklaştırmıştır!

Hemen söylemeliyim ki, ülkemizde “döneklik” ile suçlanan, sıkı “solcu” iken, neo-liberalizmin ve küreselleşmenin baş müdafi kesilmiş Batıcı aydınlarımızın yeni değer yargılarını yadırgamıyor olmalarının nedeni bu entelektüel kucaklaşmadır. Hal böyle olunca, ne SSCB’nin düş kırıklığına uğrattığı Marksistler, ne de neo-liberaller, fert başına düşen milli gelir, ülkeye giren “global sermaye” (ki, yazar, Türkiye için bunun 20 milyar olması gerektiğini ifade etmektedir) iç/dış borç miktarı, vb. vb. rakamlara bakarak Irak’a “çağdışı” şeklindeki siyasi hükmü vermekte sakınca görmeyeceklerdir.

Ekonomik yöntemin gerek Batılı gerekse Marksist entelektüeller arasında revaç bulmasının bir başka nedeni, “toplum mühendisliği”ni mümkün ve kolay gösteren bir esriklik, bir bilmişlik hali yaratmasındandır. Örneğin, Gorbaçev sonrası Rusya’sının durumunda, siyasi dönüşüm, ekonomik yöntemi benimseyen akademisyenler ve finans kuruluşları uzmanları tarafından dayatılmıştır. İnsan klonlaması taraftarları gibi, bunlar da, Avrupalı ekonomik aktörlerlerin şekillenmelerinin özel koşullar altında ve asırlar süren bir oluşum olduğunu gözardı etmekte, “Avrupalı” genlerinin bambaşka bir toplumun rahmine ameliyatla yerleştirilmesinin mümkün olduğundan ve transformasyonun bir canavar yaratmayacağından emindirler. Toplumlar arasında “metahistorical,” tarih-üstü, farklılıkların olabileceğini görmezden gelmeyi yeğlerler. Ve ortaya, Başkan Bush gibi, “demokratikleşme” dedikleri siyasi sürecin, ekonomik rakamlarla ifade ettikleri “çağdışılığa” derman olacağını ifade eden tipoloji çıkar. Söz konusu yazarımızın, Türkiye’nin çağdışılıktan kurtulması için, “...belediyelerin ulusal gelirden aldığı payın yüzde 8’den, hiç değilse yüzde 20’ye çıkması” gerekir türünden hükmü de bu fasıldandır. Oysa, deneyimsiz ve ahlâki değerleri oturmamış liderlerinin önderliğinde demokrasinin halkın isteklerini asla yansıtmayan bir ritüele dönüşmesi, sık rastlanan bir insani durumdur.

Öte yandan, siyaset biliminin yöntemlerini yine ekonomi bilimi aracılığı ile ithal ettiği bir diğer fen bilimi de biyoloji/genetiktir. Böylece çevreye en iyi uyum sağlayanın yaşayakaldığı tesbitinden yola çıkarak, rekabet edecek durumda olmayanların gözden çıkarılmalarında sakınca olmadığı sonucuna varılır. Hal böyle olunca, Bush, kazanmaya (yazar, bu vakayı “Bush, Irak harekatı nedeniyle tüm dünyanın kendisine karşı çıkacağını hesaplamamış olsa da, geri adım atma olanağından yoksundu...” şeklinde ifade etmektedir) Iraklılar ise kaybetmeye zaten mahkûmdurlar. Yoksulların/çağdışı kalmışların başlarına gelenler, ekonomi bilimine sadakatla uymamaktan kaynaklanan ve tartışmasız kendi hatalarıdır. “Metahistorical” farklılıklar, tercihler, üzerinde konuşulmaya değmeyecek zırvalardır. Determinizmde buluşan eski Marksist-yeni liberallerin, bizim "biz, bir muz cumhuriyeti değiliz,” Iraklıların “hak bizden yanadır” şeklindeki ifadelerinde hamasetten öte gerçekler algılamaları mümkün değildir.

Ne ki, günümüze hakim olan bu melez Marksist-neoliberal dünya görüşünün muhalifleri, herşeye karşın güçlenmektedirler.

“Biz, sosyal bilimlerde halihazırda kullanılan ekonomik akıl kavramının yeniden değerlendirilmesi, kısıtlamalarının farkına varılması, tarihe ve tarihsel yöntemlere geri dönülmesi gerektiğinin kaçınılmalığına inanıyoruz,” diyorlar,

“Homo historicus ekonomistlerin ima ettikleri gibi, ne tarihi tarafından sakatlanmış ne de geri kalmış biridir. Batıcı düşünürlerin talihsizliği, marjinal gibi duran kanıt ve kaynakları gözardı etmek, yaygın kaynaklara bağlı kalmaktır. Söz konusu bu kaynaklar, çoğunlukla hükümetlerin kaynakları, yüksek tirajlı medya organları, en etkin siyasi grupların etkisindeki yazarlardır. Oysa, yeraltında işleyen ve ciddiyetsiz gibi duran sosyal, siyasi ve kültürel güçlerin sesleri önemsenmelidir. Çünkü, tarihin dönüm noktalarını oluşturan olaylar, insanların geçmiş tecrübelerinin şekillendirdiği seçeneklerinin tezahürleridir. Belirli bir alternatifte karar kılmak ve hatta öyle bir alternatifin varlığından haberdar olmak, karar kılanların maddi, düşünsel ve ahlâki kaynakları, ideolojik tercihleri, psikolojileri, kültürleri ile yönetici gruplarının liderlik ve irade donanımlarına bağlıdır.”

İşin kötüsü, kendilerini en “çağdaş” sayan düşünürler, neo-positivizme meydan okuyan postmodernist dünya görüşlerine ilişkin en ufak fikirleri olmayanlardır. Oysa, başta “çağdışılık” olmak üzere, dünyada yüzde yüz doğru ya da yanlış olduğu yüzde yüz kanıtlanabilen tek bir tesbit yoktur. Belirli bir zaman kesitinde verilen hükümler, hüküm verenlerin entelektüel ve diğer önyargıları ile zamanın ruhunu (zeitgeist) yansıtırlar. Huntington’un durumunda olduğu gibi. Huntington’un medeniyetler çatışmasının kaçınılmazlığına dair teorisi, özgürlük, adalet, demokrasi, insan onuru gibi Batılı ve diğer kültürler tarafından geliştirien temel düşüncelerin, gerek Irak gibi müslüman, gerekse diğer zihinlere a priori (kafadan!) yabancı oldukları görüşüdür.

Melez dünya görüşünün pratiğe koyulmasına “kaçınılmazdır” gerekçesiyle seyirci kalmak, ırkları ve kültürleri birbirlerinden ayıran yeni “Demir Perde”ler gibi, içinde Türkiye’nin de yer aldığı talihsiz sonuçlar doğuracaktır. Niyet bu olmasa bile.



















































































































Kaldı ki, Hatta, postmodernistlerin basit ve fakat çoğu kez gözardı edilen modern toplum araştırmacılarının kendilerinin de o toplumun parçaları olduğu, kullandıkları analitik yöntemlerin çözümledikleri toplumun ve tüm entelektüel ve diğer önyargıları ile Zeitgeist’ın ürünü oldukları şeklindeki düşüncelerini paylaşıyoruz.

Bu yaklaşım aynı zamanda





Öte yandan bizim tarihsel yöntem anlayışımız ekonomik verileri dışlamak değil, tam tersine onların özenle incelenmelerini kapsayan bir anlayıştır. melidir. (Leman, Reyting Hamdi, Ateş Hattı) Nitekim, Gorbachev dönemini 1988-91 demokratik devrimine taşıyanlar ortalarda görünmeyen bu insanlardılar.

Bundan kastımız, tarihsel yöntem karşıtlarının ifade ettikleri ‘demir kurallar’a, toplumların geri dönüşü olmayan doğrusal ilerlemelerine geri dönüş değildir.



(tercümesi: foton, gözlemcinin müdahalesi ile/isteği doğrultusunda cisimcik ya da dalga şeklinde tezahür eder) Aynı şekilde, istenildiği kadar objektif ve tarafsız olunmaya çalışılsın, “kesin veri” denilen şeylerin tarafsız-teoriler olmadıklarını seçilişlerinin ve betimleniş biçimlerinin altlarında yatan varsayımlar açık etmektedirler. (bağlamsallık!) Bilimsel tartışmalarda ilerleme hemen her zaman yeni bir verinin eski bulguları saf dışı etmesi olarak değil, yeni verilerden yola çıkan bir teorinin eski teoriyi çürütmesi şeklinde ortaya çıkar. Aynı şekilde sosyal bilimlerde bir araştırmanın sonuçlarının ya da seçimlerin özenli yorumu, yorumlayanın insanların tercihlerine ve kanaatlarına, insanların dış uyaranlara verdikleri bireysel tepkilere, insanları kuşatan özgürlük ve akılcı seçim sınırlarına, soru formundaki kelimelerin farklı kişiler tarafından farklı algılanıyor olmasına vb. ilişkin kendi varsayımlarına bağlıdır. Toplumsal gerçekliğin pozitif (ya da “yargısız”) tasvirleri ya da açıklamaları yazarın kendi değer yargılarını yansıtacak, ilk bakışta görünmese de yazarın kendi etik ve kural anlayışını taşıyacaktır. (Hemingway’in sorusu!)



Daha dürüst sosyal bilimler arayışını getiren, Johann Galtung’un dillendirdiği bu ve benzeri içgüdülerdir. Akademik çevrelerdeki hakim anlayışa – pozitivist bilgi anlayışına - ters düşen bu söylemin postmodernist gelişmeden daha eski bir geçmişi olduğu, en az positivizm kadar eski olduğu hatırlanmalıdır. (Örneğin, modern Rus felsefesinin kurucusu Vladimir Solovyov’un antipositivist tebliği: The Crisis of Western Philosophy: Against the Positivists, 1996)



Yine de, postmodernist etkinin tesiriyle ortaya çıkan bir takım aşırı sonuçlara da itibar ediyor değiliz. Bu sonuçlardan birisi - özellikle de yapılsalcı (deconstructionist) modanın teorisyenlerinin revaç verdikleri - ulusların ve kültürlerin izole ve diğerlerinden bağımsız üniteler olduğu şeklindeki yaklaşımdır.













Komünizm sonrası rejimlerin (Türkiye toplumu/etik, örneğin, bahşiş, örneğin, eşi boşayıp baba ile evlendirme, SSK, örneğin gecekondu, örneğin, kopya) hızla uygulamaya koydukları öneriler, Batının önde gelen akademisyenlerinin önerileriydi. Bu safsataların acı meyvalarını Rusya ve onun bazı Doğu Avrupalı komşuları toplamak zorunda kaldı. Dönüşümü en kolay atlatan Polonya’da bile halkın %61’i dönüşümden memnuniyetsizliğini ifade ediyordu. Bütün bunlar

ekonomik yöntemin



Ekonomik indirgemeciliğin zaferinin arkasındaki varsayım, yani Bu değişmez standart - en uçta - Güçlü muhalefete rağmen Hernekadar bu yöntem, araştırmaları metafiziksel soyutlamadan ve gazetecilere özgü çok bilmişlikten korumakta yararlı olmuşsa da, toplum hakkında bilgilerimizi arttırmamızı kısıtlayan bir mahiyet arzetmeye başlamıştır.



Ekonomi,





























Hiiiç enseyi karartmayın...


Tarlada, pazarda, bahçede, yolda, durakta başınız; düşünceli düşünceli önünüze düşüp duruyorsa, enseniz kararır...
Başınızı dik tutun, enseyi karartmayın.
Ve olup bitenlerle, olup biteceklere de, hiç mi hiç şaşırmayın.
Doğal olmayan, 370 bin resmi lojmanlı ve 150 bin resmi arabalı Türk yönetim kesiminin; yerli yersiz ortaçağdaki "Yüz yıl savaşları" döneminden kalma "hamaset edebiyatı" arkasına sığınıp durmaktan hala vazgeçmemesi...
31 milyar doları aşkın, ödenmesi gerekli faiz borcuyla, öküze özenen bir kurbağaya benzememek gerekir.
***
Ekonomik bir saydamlığı ön plana çıkardığınızda...
Yargıtay’da pul parası bulunamadığından, 200 bin dosyanın işleme alınamadığı ortaya çıktığında...
Bitlis’in köyleriyle Şişli arasındaki "adam başına düşen gelir" farkının, yüzde 2400’lük bir uçurum oluşturduğu kitle bilincine mıhlandığında...
Son 70 yılda Hazine arazilerinin ne kadarının kimler tarafından ve kimler aracılığıyla yağmalandığının dökümüyle; son 70 yılda devlet bankalarından alınıp da geri dönmemiş kredilerin dökümü ve son 70 yılda silah alımlarına kaç milyar dolar ödenmiş olduğu; bunların miadının ortalama ne kadar zamanda dolduğunun dökümü saydamlaştığında...
Kimse ne olup bitenlere şaşırır, ne de olup biteceklere...
***
Bundan böyle Türkiye’nin yönetim kadroları mı olayların üstesinden gelecek, yoksa olaylar mı Türkiye’nin yönetim kadrolarının üstesinden gelecek?
2020 - 30’lara kadar yaşanacak olaylar yanıtlayacak bu soruları...
***
Şimdi 2 - 3 güne kadar Bağdat’ın bombardımanı başlayacak...
En az yarım milyon insan ölecek...
Şayet Iraklı gariban da, Irak vatandaşı olma yerine, Avrupa vatandaşı olma düzeyine gelmiş bulunsaydı; 21. yüzyılın başında boşu boşuna ölüp gitmeyecekti...
Yeni yüzyıl, çağdışı kalmışlığı affetmeyecekmiş gibi görünüyor.
Geri kalmışlığın ise en somut göstergesi, "mesleksizlik", yönetimde "oligarşik bir yapıyı" değiştirememek ve analitik bir analiz yerine, "hamaset"e abanarak siyasal prim kazanmaya ve sorunları maskelemeye çalışmak...
***
Hazirana kadar kimbilir neler ve neler olacak?..
gereken önlemler alınmıştır, milli çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa onlar yapılmaktadır" türü içi boş teranelerle; ne kış geldiğinde binlerce köyün, karlarla kuşatılarak, her türlü ulaşımdan yoksum kalması önlenebilir; ne arapsaçına dönmüş yolsuzluklar aşılabilir; ***
Irak savaşı ve Ortadoğu’nun hızla yuvarlanacağı kanlı ve belalı çalkantı; ABD’nin de içinde tepkiler yaratır, Bush’un savaş harcamalarının eleştirisi azgınlaşırken; Avrupa Birliği, ekonomik açıdan daha parlak bir evreye geçecekmiş gibi görünmede...
Sonunda Rusya da katılacaktır Avrupa Birliği’ne...
***
Türkiye ise, kendi oligarşik yapısından kaynaklanan ve çok kişilerin gözünü kamaştıran "egemenlik saltanatı"nın aşınmasına dek, - 20 - 30 yıl daha - orkestrasız bir sambayı sürdüreceğe benzer...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaptırımcılığı da başladığında...
Ne kadar gecikirse geciksin, bir gün gerçekleşeceği kesin bir İstanbul depremi de yaşanıverdiğinde...
Yunanistan "yaşam kalitesi" açısından yarattığı farkı, daha da artırdığında...
Buraları da küreselleşmenin yepyeni dünyasına doğru açar yelkenlerini...
Hiiiç enseyi karartmayın...
Hele sevdiğiniz ve evrensel bir kalitede olmasına özendiğiniz bir mesleğiniz varsa... Beyoğlu’nda Balıkpazarı’ndaki turşucu dostlar gibi...

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly