“DEMOKRASİ”Yİ EĞİTMEK

“Açık istihbarat” derler, bir toplumun sorunlarını, eğilimlerini, düşünce biçimini saptamanın yollarından birisi gündemine aldığı, tartıştığı meseleleri incelemektir. Gündemin yapay ya da güdümlü olduğunun düşünüldüğü durumlarda, toplumun rağbet ettiği kitapların türleri iyi ipuçları sayılır. Amerikan okur-yazar çevrelerinin bugünlerde “şaşırtıcı ölçülerde” rağbet ettiği iki kitaptan bir tanesi, Dr. William Bennett’in “Erdemler Kitabı,”1 diğeri …. Tocqueville’in 2 “Amerika’da Demokrasi”si. Bu kitaplara gösterilen teveccühün, Amerika Birleşik Devletlerinin 20.Yüzyılın sonlarındaki hal-i pür melâlinden kaynaklanan “dillendirilmemiş bilinçaltı tedirginlik”inden kaynaklandığı iddia ediliyor. Kitapların her ikisine de kaynaklık eden kavram “erdem teorisi” ve Tocqueville’in demokrasi çözümlemesinin temel düşüncesi. “Erdem teorisi”ne gösterilen bu büyük rağbetin nedeni, teorinin özde bir “denge” teorisi olması ve Amerikalıların son 25 yıldır kendilerini “anormal” hissediyor olmaları şeklinde açıklanıyor. “Anormallik” günlük yaşama toplumda “dengesizlik duygusu” şeklinde yansıyor. “Bu duygudan hoşlanmayan Amerikalılar, yeni bir denge arayışı içine giriyor” deniyor. 3 Erdem teorisi, bu arayışı cevaplıyor.  

“Mutlu bir yaşama nasıl ulaşılır?” Teorinin çıkış noktası bu. Ancak, bir de varsayımı var: “insan doğası, aşırılıklara yönelmek eğilimindedir.” Dengesizlik, insan fıtratında yer alır. Aşırılık eğilimini denetim altına almak, dengeleri kollamak ancak eğitimle mümkün olabilir. Dengeleri kollamak kesintisiz bir çaba göstermeyi gerektirir. Sürekli dikkat ve uyanıklık şarttır. ( İnsan fıtratının bu yorumun tam tersi de, Rousseau’nun görüşü. Ona göre de, insan özde dengeli bir yaratıktır ve meğer ki dış faktörlerden dolayı mecbur kalsın, aşırılıklar sergilemez. Rousseau’nun yorumunda “dış faktörler”in önemli bir şerh olduğu açıktır: aşırılık, aşırlığı davet eder. ) 

Erdem teorisine göre, “erdemli olmak” çeşitli aşırılıklar arasında orta noktayı bulmaktır. Örneğin, cesaret bir kadim erdemdir. Cesurun erdemli olanı, aşırı korku ile aşırı korkusuzluk arasındaki orta noktayı bulandır. Aynı durumun inanç için de geçerli olduğu söylenir: ne herşeye inanmak, ne de hiçbir şeye inanmamak. Yine aynı şekilde, merhamet: ne aşırı acıma, ne de aşırı acımasızlık. Bu bağlamda, itidal (ılımlılık) “mega-erdem” sayılır, çünkü vasatı seçme ve arama eğilimidir. 

Erdem teorisi, aynı zamanda muhafazakârların felsefesidir. Denge arayışı ve vasata yöneliş, muhafazarkârlığın temel unsurları kabul edilir. Ortalamayı bulmak, merkezde toparlanmak muhafazakârların davranış biçimidir. Genel eğilimleri saptayıp, yaşamı onlara uyarlamak anlamına gelir. Uçları, çeperleri, varoşları bırakıp, somut ve yerleşik merkezde toplanmak iştiyakıdır. 

Erdem teorisinin muhafazakârlığa revaç veriyor olmasının bir diğer nedeni de, murakabe edilmiş ve dillendirilmiş bir düşünceden çok, duygulara dayanmasıdır. Erdemli olmayı öğrenmek, erdemli olmak gözlem sonucu verilen bir karar olduğu kadar, kişinin gönlünün özlemi olarak da ortaya çıkar. Bu bağlamda, gerçeklik ve gönül arasında kurulan bir denge olduğu söylenir. Akıl ve mantık, dil gerektirir. Ancak, hayatta kelimelerin ifade edemediği durumlar vardır.  

Teorinin muhafazakâr olup olmadığı bir yana, tertiplenme nedeni bireylerin mutlu bir yaşam sürdürmelerine elveren bir yöntem geliştirmekti. Toplumlara uygulanabileceği düşünülmemişti. Derken, Tocqueville’in kitabı geldi: “Amerika’da Demokrasi.” Tocqueville, “dengesiz-toplum” tezini öne sürerek, erdem teorisinin sadece bireylere değil, toplumlara da uygulanması gerektiğini iddia ediyordu; bahse konu “demokrasi”nin “kapitalist” demokrasi olduğunun altını çizelim.  

Tocqueville, gelişmiş kapitalist demokrasinin bizim “gönül,” kendisinin “kalbin alışkanlıkları”5 dediğimiz şeyin üzerindeki etkilerini inceliyor. Vardığı sonuç: kapitalist demokrasinin, birey ve gruplarda yıkıcı dengesizliklere neden olduğu ve bu durumun önlenememesi durumunda demokrasinin kendisini ve halkını yok edecek olduğu: “Demokratik kurumlar eşitlik iştiyakını uyandırır, güçlendirir ancak tatmin edemezler… Halk, eşitlik fırsatı yakaladığı düşüncesi ile heyecanlanır, başarı şansının azaldığını gördükçe düş kırıklığına uğrar; heyecanı düş kırıklığına, düş kırıklığı öfkeye dönüşür.” Bu bağlamda, oy verme işlemini, piyango bileti satın almaya benzetenler de var. 6 Bileti alanlar, kazanma şansı ile heyecanlanıyorlar. Ancak, çekiliş günündeki düş kırıklığının Tocqueville’in tarif ettiği öfkeye dönüşmemesinin nedeni kale alınacak bir emek kaybının olmaması. Oysa, demokrasilerde insanlar ideallerine yatırım yapıyorlar ve bu uğurda yıllarını şartlıyorlar. Tocqueville, yukardaki gözlemlerden yola çıkarak, kapitalist demokrasilerde liderlerin çözmeleri gerecek başlıca meselelerinin “demokrasiyi eğitmek” olduğunu söylüyor. Demokrasiyi eğitmek, halkları kapitalist demokrasilerin denge bozucu eğilimleri hususunda aydınlatmak ve bu eğilimleri ıslah edecek yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olmak. Ama nasıl? Bugün, özellikle de Amerikan modeli liberal (kapitalist) demokrasi üzerinde düşünenler, kapitalist ilkelere ters düşmeyen, bireylerin seçme ve seçilme gibi demokratik ritüelleri sürdürmelerini sağlayan ve fakat aile, cemaat gibi yakın çevre ilişkilerini zedelemeyecek çözümlerin neler olabileceğini araştırıyorlar. Şurası bir gerçek ki, erdem teorisinin talep ettiği “denge” arayışı, gelişmiş kapitalist düzenin araçlarından birisi olamaz. Kapitalist iştiyaklar ve itidal bir arada bulunamaz. Liberalizm, bireyin yücelmesini hedefler. Bireyin yücelmesinden murat, algılama kapasitesinin, duygusal ve yaratıcı yapılanmasının, kişiliğinin yücelmesidir. Ancak, böylesi bir eğitimin başarılı olduğu durumda, söz konusu bireyin “gelişmiş” kapitalizm ile uyum içinde yaşaması zorlanacaktır. Açmaz da burada. 

Kendi adıma bu tartışmalarda öğretici olan (ve itiraf etmeliyim ki, haset ettiğim!) husus, Tocqueville’in günümüzde harcıalem sayılan söz konusu saptamaları bundan 160 yıl önce yapmış olmasından çok, hatırlanması ve yeniden gündeme gelmiş olması. “Vahşi” kapitalizme karşı “insancıl” kapitalizmin demokrasi ile bağlantılı ayırımı, onun döneminde öngörülen bir durum değildi. Hatta, kendisi demokrasiyi çözümlerken “kapitalizm” kelimesini de kullanmadı. Buna karşın, bugünün Amerikan okur-yazarlarının Tocqueville’i satırlarının arasını okuyacak kadar iyi tanıyor ve değerlendiriyorlar olmaları, o ülkenin “aydın kalitesi” açısından (özellikle de Sadrazam Alî Paşa’nın gün yüzü görmeyen vasiyetini hatırladığımda) hayli kıskandırıcı! Mimariden, düşünce yaşamına kadar, yerleşikliğe imreniyorum.