İŞ Kİ BİZ...

Aytunç Altındal’ın bir saptaması var: “21.Yüzyıl karizmatik çağın bittiği, enigmatik çağın başladığı dönemdir.” Karizma kelimesi, “charism”den geliyor, inayet, mevhibe, Allah vergisi demek. İnsan sevgisinden kaynaklanan cana yakınlık, dolayısıyla muhatabı ısındıracak tutum ve davranışlar karizmatik kişiliğin nitelikleri olarak tanımlanabilir. Öte yandan “enigma” muamma demek; anlaşılmazlık, yanıltmaca. Altındal, “Evet, demokrasi askıya alınacak,” diye sürdürüyor, “İnsan hakları, eşitlik, kardeşlik, demokrasi, feminizm gibi…’çifte standartları’ bizim gibi ‘Westoxication’ hastalığına tutulmuş ülkelere kazıklıyorlar.”* “Westoxication”dan kastı da “Batı zehirlenmesi” ya da ben öyle yorumluyorum. 


Arıkdal’ın bu öngörülerini destekleyecek yeterli veri olduğu kuşkusuz. Varsıl dünyanın faşist sağa doğru kaydığından, gerçek niyetlerin insan hakları, eşitlik, kardeşlik gibi kadim değerlerin ardına saklandığından benim de kuşkum yok. Seçici algılama derler, üzerinde düşündüğünüz konulara ilişkin verilere karşı özel bir duyarlılık geliştirirsiniz. Bana da öyle olmuş olmalı ki, Amerika’nın ünlü Deniz Piyadelerinin (Marine’ler!) – hani o güzel küçük burunlarına kadar indirdikleri şapkalarının siperlikleriyle özgürlüklerin, insan haklarının teminatı gibi resim veren, fiziki yeterlilikleri tam, rambo kılıklı delikanlıların yeminleri (dilerseniz şehadetnameleri) hissettiklerimi doğrulayan bir başka olgu olarak karşıma dikiliyor. Kocaman adamların, sabah akşam, pür ciddiyet şu zırvaları kıraat ettiklerine inanabilir misiniz?

“Bir Deniz Piyadesi Nedir?” diye başlıyorlar, “Kimdir?” değil, “Nedir?” Ve şöyle sürdürüyorlar: “Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri, iki yüz yıllı aşkın titremesidir yerin. Cehennemdir, ölümdür, yıkımdır. Dünyanın gördüğü en iyi savaş makinasıdır. Bombaların açtığı bir çukurda doğduk biz. Anamız bir M-16, babamız iblisin kendisi idi.” Sonra kime olduğu belirsiz (tersine, pek belirli bir tehdit):

“Yaşadığım her an, senin hayatına yönelik yeni bir tehdittir. Ben, kaba görünüşlü, gezginci bir deniz piyadesiyim. Ben, kibirli, ben-merkezci ve küstahım. Korku nedir, bilmem, çünkü korkunun ta kendisiyim. Kan ve bağırsaktan yapılma yeşil bir canavarım ben. Suda ve karada yaşayabilirim. Sudan çıktım ve cerahatimi dünyada mukim Amerikan-karşıtlarının üstüne boşaltıyorum.” Yetmiyor, 
“Ne zaman gerekir, ne zaman olursa, muharebe alanında görkemli bir ölümle ölecek, hayatımı annem, Deniz Piyadeleri ve Amerikan bayrağı uğruna feda edeceğim. Kartalı Hava Kuvvetleri’nden, çapayı Deniz Kuvvetleri’nden, halatı Kara Kuvvetleri’ndan çaldık.” (Kartal, çapa, halat forsaları oluyor, yani halat sarılı çapa üzerinde kartal,)  
“Yedinci Gün’de, Allah dinlenirken, onun sınırlarını aştık, dünyayı çaldık ve o zamandan beri gösteriyi biz yürütüyoruz” Gösteri diye çevirdiğim “show”! Ve nihayet: “Biz piyadeler gibi yaşarız, denizciler gibi konuşuruz, ve her ikisinin de posasını çıkarırız şamarlarımızla. Gündüz asker, gece aşık, dilediğimizde sarhoş, ve Allah’ın izniyle, Deniz Piyadeleri’yiz biz!”

İçimden yükselen, Allah ne izin versin, ne de ellerine düşürsün!
Bir de kendi ülkemizi düşünüyorum, “vatan, millet, Sakarya” anılarıyla alay eder hale gelen ülkemizi! Çanakkale Abidesinin bakımını Anzaklara ihale edecek hale gelen ülkemizi! Nasıl olabildi diye baktığımda gördüğüm, kolaycılık, kabalık, indirgemeci düşünce biçimi, kelimelerin ardında yatanı boşlayan yüzeysellik. Sakarya’ya burun bükmek, nasıl bir hoppalık olmalı?! 

Geldiğimiz noktada aklımdan çıkmayan bir cümle 711’de, Cebelitarık’ta karaya ayak bastıktan sonra gemilerini yakan Tarık bin Ziyyad’ın ordularına seslenişi; mealen şöyle: “Cengâverlerim, nereye kaçacaksınız? Arkanız deniz, önünüz düşman. Tek umudunuz cesaretiniz, tek güvenceniz muradınız şimdi!” Romancı güdüm, çağrıya şu devamı yakıştırıyor: “Bu gezegende yiyici bir efendinin sofrasına sığınmış bir garip besleme kadar bile şansımız olmadığını aklınızdan çıkartmayın. Düşman, çığrından çıkmış, her yerde. Düşman, elektronik ordularının korumasında. Kurtuşumuz şu an aklınıza gelen bir fikirde yatabilir. Aklınızı düşmana teslim etmeyin! Utanç verici düşünceleri uzaklaştırın, fethedin bu gezegeni! Fethedin, soykırım bitsin!”
İki anahtar (dilerseniz “kilit”) kelimeden birisi “soykırım” diğeri “fetih.” 
“Soykırım” hasım bir dünya görüşüne sahip olanların kökünü kurutmaktır. İki şekilde yapılabilir: hasım dünya görüşüne sahip olanları fiilen ortadan kaldırmak (kurşuna dizmek, gaz odalarında boğmak vb.vb.) ya da hasım dünya görüşünü ortadan kaldırmak. Bu ikincisi asimilasyondur, kültür emperyalizmidir, Yeni Dünya Düzeni’nin “Tek bayrak, tek devlet, tek din!” şiarıdır. Benim burada bahsettiğim “soykırım” bu ikinci anlamdaki soykırım. “Fetih”e gelince: Çanakkale savaşı gibi, Vietnam, Afganistan vb.vb. gibi bir fetihe de kalkışabilirsiniz, dünyayı yaşanabilir bir gezegen haline getirecek düşünce devriminin fatihleri de olabilirsiniz. Ben ikincisinden bahsediyorum. “Utanç verici düşünceler”e gelince, onlar esareti bir fikir kurşunu bile atmadan kabullenen düşüncelerdir. Aklı teslim etmek, moda (“trendy”!!!) kavramları sorgusuz sualsiz kabullenmek, ardında yatanı görmeye üşenmek: utanç verici olan budur.

Evet, yeni bir kamuoyu yaratmak, gençlerimizi gerçeklerle silâhlandırmak zorundayız. Verili medyada koparılan toz dumandan korkmadan ama toz dumanı küçümsemeden silâhlandırmak zorundayız. Neyle karşı karşıya olduklarını bilmeleri gerekir. Bunu başarabilirsek, umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak reddeden, sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendiren, soykırıma yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmak suretiyle karşı duran yiğitlerin sayısı artacaktır. 

Öte yandan, öyle uzaklaştık ki kadim kavramlardan, “yiğit” kelimesini bile tanımlamadan kullanamaz olduk! Yiğitlik, kahramanlık gibi kavramlar, ihtiyat sahibi kamuoyu önderlerimizi, aydınlarımızı- belki de rahatlarını kaçıracağını sezinledikleri için – gücendirir oldular. Çünkü en kaba tanımıyla, güvenlik içinde olmaya, rahat yaşamaya duyulan husumettir “yiğitlik” ve bu bağlamda hayatın gayesini güvenlik içinde olmak, rahat yaşamak olarak görenlere ters düşer. Ne ki, az sayıda olmakla birlikte bazılarımız savaşın ortasında doğduklarının bilincindedirler. Onlar yığınlardan farklılaşırlar. Yığınların sesine, yığınların ‘doğru’ bellediklerine ters düşerler. “Yiğit”in ruh hali, aslında, beyanıdır, ilânıdır, ikrarıdır, itirafı, kabulü ve onayıdır kendisinde varolduğunu keşfettiği muradın. Ve üstünlüğünün muradının gerçeklikten, güncelden, etrafında olup bitenden, sağlığından, hayatından, tehlikelerden, kınanmak hatta nefret edilmekten. Gururludurlar. Bireyseldirler. Çoğu zaman başka insanlarla aynı dokuyu paylaştıklarının ayırdında bile değil gibidirler. Felsefi olmayan, kutsal olmayan bir tarafları vardır. Buna karşın, derin saygı uyandırırlar, uyandırmalıdırlar. Yüce davranışların sorgulanmaya izin vermeyen bir tarafları vardır çünkü.  

Görebildiğim kadarıyla yeni bir kamu yaratmak, gençlerimizi gerçekliklerle silâhlandırmanın önündeki en büyük müşkül, yitirdiğimiz özgüvenin yeniden tesisidir. Milletçe fena halde ürkmüş gibiyiz. Savunmadayız. Ya düşünü kurduğumuz bir gelecekte (örneğin, Avrupa Birliği’nde) yaşıyoruz ya da hayal ettiğimiz bir (örneğin, Asr-ı Saadet’te) bir geçmişte. Kendimize ait bir cümlemiz yok; “şimdi” yok. “Gün” kaybolmuş gibi; “Gün”ü savuruyor, “Gün”ü acımasızca tüketiyoruz. Saniyeler, dakikalar, saatler akıp giderken, bütünüyle edilgen, beklemede gibiyiz. Oysa, Batı dünyasını kıskanmamızın hatta haset etmemizin nedeninin bilgisizliğimiz olduğunu, taklitle intiharın aynı anlama geldiğini, ne isek o olmamız gerektiğini, dünyayı bilmeyenin dünyanın maskarası olduğunu artık idrak etmemiz lâzım.  
Kendimizi ifade edemediğimiz gibi, belki de, tam bu sebepten, ‘Türk’ olarak tanımlanmaktan da utanır olduğumuz da bir vakıa. Buna karşın, aslımızı yadsımanın kurtuluşu olmayan bir kaçış olduğunu görmek durumundayız. 

Bu noktada yine bin Ziyyad: “Cengâverlerim, nereye kaçacaksınız? Arkanız deniz, önünüz düşman. Tek umudunuz cesaretiniz, tek güvenceniz muradınız şimdi!”  

Kendimize güvenmekten başka çaremiz yoktur. 

Akranlarımız, çağımızın, dünya gerçekliğinden payımıza düşenin hakkını vermek durumundayız. Dil, din, ırk, cinsiyet ayırımının tuzağına düşmeden, zamanımızın en yetkin bilginleriyle, sanatçı ve filozoflarıyla dostluk kurmak durumundayız. Düşüncelerimizi aşkın zekâlarla paylaşmak durumundayız. Anneleri (yani, devlet, yani Avrupa Birliği, yani Birleşmiş Milletler) tarafından sakınılmak durumunda olan özürlüler ya da çocuklar değiliz. Gençlerimizin kaderini eline almaktan kaçınan korkaklar olmamalıyız. Bu bağlamda, ne kadar narin, ne kadar incinebilir gibi duruyorsa dursun, Türkiye, yanlışlarının kefaretini ödeyecek, gençlerini gerçeklere uyandıracak mirasa sahiptir. 
Yaşam mücadelesinde hedef ille de hasmı öldürmek değildir. Sakatlamak bile başvurulacak en son çaredir. Savunma, saldırıyı geçiştirmek, hasmın dengesini bozmak suretiyle kontrol altına almak, yaşam alanını muhafaza etmek esasları üzerine de kurulabilir. İş ki, biz güçlü ve hür gençlere itibar edelim; düşünce ve duygularını irdeleyen, düşünce ve duygularının kısıtlamalarının ayırdına varıp, zincirlerini kıran, dünya gerçekliğine ittihat edebilen gençlere. 

* Bkz: Atilla Akar, “Kıyamet Komplosu”, Gendaş Predikat, 2002, s. 245.