YENİ BİR KAMUOYU YARATMALIYIZ

Hangi koşullarda kotarılmış, kimin araştırmasına dayanılarak dillendiriliyor, bilemiyorum; Türk gençliğinin yüzde yetmişinin ülkesinden sıtkı sıyrılmış. Ülkeyi terk etmek, başka bir yerlerde yaşamak istiyorlarmış. Doğruluk payı nedir, onu da bilemiyorum. Bildiğim, söylentinin hemen her zaman gerçekten daha etkili olabildiği. Ve iddia, bu bağlamda düşündürücü. Öyle görünüyor ki, yıllardır elbirliği ile ektiğimiz “biz adam olmayız!” hükmünün fırtınasını biçiyoruz. On yıllardır felâketlere karşı bir muska gibi kullandığımız kötümserliğimiz, sonunda ete kemiğe büründü ve genleşiyor.

“Felâketlere karşı muska”dan kastım, kötümserliğin işlerin daha da kötüye gitmesini önlemek için yapılan bir büyü gibi kullanılmış olması. Ola ki, “çok gülme ağlarsın” nasihatı ile büyüyen bizler, gülebilmeyi güvence altına almak için ağlamayı seçenlerdendik.

Uzun tarihimizde hiç kuşkusuz benzeri bezginlik dönemleri vardı. Kurtuluş Savaşı öncesi muhtelif “ver kurtul”cularının söylemleri halâ kulaklarımızdan silinmiş değil. Buna karşın, belki de savaştan muzaffer çıktığımız için bana öyle geliyor, ruhumuz sanki bugünlerde olduğu gibi zincire vurulmuş değildi. Sanki hiçbir dönemde gerçeklik kaybının, muhakeme yoksunluğunun, acizlik duygusunun bu denli gönüllü esiri olmamış, bu denli yanlış konumlanmamıştık.  

İçinde bulunduğumuz koşullarda Türkiye’nin parlak geleceğine ilişkin iyimserliğin acınası bir aymazlık, duyarsızlık gibi algılanacağı kuşkusuz. Hatta öfke uyandıracağı da kuşkusuz. Yine de ve her şeye rağmen, iyimserliği “akıl dışı”dır diye kulak ardı etmeden, kötümserliğin de bir o kadar “akıl dışı” olduğunun idrakına varmamızın zamanının geldiği kanısındayım. Ortak geçmişimizin incelikleri düşünüldüğünde, “biz adam olmayız” hükmünün basmakalıp, kolaycı ama doğru olmadığını görmemek mümkün değildir. Ülkenin geleceğine ilişkin kötümserliğin bu gerçekliğe rağmen yaygın olmasının, kolayca yandaş bulmasının nedenini ataletimizi mazur gösterecek zemin hazırlama gayreti içinde olmaklığımızda aramamız gerektiğini düşünüyorum.  

Karanlığa en çok sövenler, karanlıkta yollarını en kolay bulanlardır. Bu alışkanlığımızla günümüz ekonomik koşulları arasındaki trajik ittifakın, bizi kötümserliğin, aczin kölesi haline getirmekle tehdit ediyor olmasından korkuyorum.  

Acizlik duygusu olgusunu çok zor yenebileceğimiz bir vakıadır. Kaybolan haysiyetimizi, bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı yeniden bulmamızı yaşam koşullarımız engellemeye devam edecektir. Ancak, şunu yapabiliriz: kendimizi bilmeye, gerçekleri görmeye, başımıza gelenin (yani, firar durumundaki gençlerimizin) asıl meselelerini anlamaya çalışabiliriz.  

Sosyal psikoloji bize toplumların mazohistleşip kendilerini sevmeyi unutabildiğini belgeleyebilmektedir. Krizden kurtulmak telaşı içinde elimizdeki tüm varlıkları adaletin dinamitlenmesi pahasına kullanarak ayakta kalmaya çalışmanın sonuçlarını öngörmek zorundayız. Kendimizi sorgulamalı, çocuklarımızın benci dürtülerini kamçılarken, toplumcu dürtülerini nasıl da törpülediğimizi fark etmeliyiz. Çocuklarımızı evden kaçıran yozlaşmadan her birimizin nasibini aldığını, yozlaşmaya her birimizin katkıda bulunduğunu teslim etmeliyiz. Bizi güvensiz, yalnız kılan, yaşamın naif, sade, karmaşasız keyfini çıkarmaktan – ve başkalarının çıkarmasına izin vermekten – alakoyan, yozlaşma ile işbirliği içinde olmamızdır.  

Kötümserliğin bizi milletimize, hakka, makûllüğe, doğruluğa beslediğimiz inancı yok etmesine, üçüncü dünya ülkesi dağınıklığına sürüklemesine izin vermemeliyiz. Yaşam koşullarının giderek zorlaşmasına, milletimize, medeniyetimize ilişkin hemen her şeyin aşağılanmasına rağmen direnebilmeliyiz. 

Gelişmeler karşısında şaşkına dönmüş, direnme gücünü yitirmiş, gelişen dünyayı kendi kaderine terk edip içine kapanmış Osmanlı’yı yüzyıl sonra bugün, daha bir kolay anlayabiliyor olmamız acıdır. Sanki başladığımız noktaya geri dönmüş gibiyiz. Yaşamı dayanılır kılan tek şeyin gününü gün etmek olduğunu fısıldayan aşağılık seslerin peşine takılmış gidiyor gibiyiz; bize düşünmekten vazgeçmemizi, kaderimize razı olmamızı fısıldayan; huzuru teslimiyyette, gidişatı kabullenmekte ya da ülkeyi terk etmekte bulacağımızı söyleyen seslerin.  

Ahlâk kavramını yeniden gündeme getirmek, yeniden yorumlamak, dünya görüşümüzün, toplumsal mutabakatımızın temeli yapmak zorunda olduğumuzu görmenin vaktidir. 

Laiklik söyleminin, toplumumuzun vahiye dayalı ahlâk anlayışını yok ettiği doğrudur. Rüşvet almaktan, yalan söylemekten, zulümden, Allah yasakladığı ya da Peygamberimiz öyle buyurduğu için uzak durmadığımız da öyle. Cehennem artık bizi dizginleyen bir dehşet de değil.  

Vahiye dayalı ahlâk sistemi gitti ama yerine – kapitalist olsun! – bir ahlâk sistemi de konmadı. Sonuç, Batılıların nicedir yakındıkları “göreceli” ahlâk sisteminin zaferi. “Herkesin ahlâkının kendine göre” olduğu bu düzenlemede, bireye haz veren şey “iyi,” haz vermeyen şey “kötü” oldu. Hedonist ahlâk derler, tümüyle özneldir. Güçlü olanın, sesi daha gür çıkanın kendi kurallarını dayatmasıyla sonuçlanır. Cazgırın onayladığı davranışlar “iyi,” onaylamadıkları “kötü” sayılır. Pazarlanan “müstebid ahlâk sistemi”dir. Hırsızların güçlü olduğu sistemde, hırsıza, hırsız diyemez olur, sinersiniz. 

Müstebid ahlâk sistemi yabancılaşmayı körükler. Toplumuzu acizlik duygusuna, bu denli karamsarlığa sürükleyen ruh halinin ardında, göreli, müstebid ahlâk sistemini aramak gerekir. Genç ya da yaşlı, bizleri muhakeme etmekten, davranışlarımızın sahici sonuçlarını öngörmekten alakoyan, direnme gücümüzü hırpalayan, sindiren, aciz bırakan, ezen, güçlü olduğu kadar da akıldışı olan bu ahlâk sistemidir.  
Ahlâk ilkeleri ihlal edildiklerinde, insanoğlunun akli ve duygusal olarak çözüldüğü bilinir. İslâmiyet, bu durumu “kişinin Yaratıcı’sını unuttuğu için kendisini de unuttuğu, kim olduğunu bilmediği, ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırdığı durumdur” diye tanımlar. “Yabancılaşma” bu ruh halinin “laik” terminolojideki karşılığıdır.  

Her türlü geri kalmışlığımızın nedeni olarak görmeye şartlandığımız İslâmiyet’in vahiye dayalı ahlâk sistemini reddedeceğiz diye, hak-haksızlık, doğru-yalan, haysiyet-onursuzluk, sadakat-ihanet gibi, insanoğlunu mağaradan çıkartan binlerce değer arasındaki seçimi bireylerin keyfine bırakamayız. Bireylerin keyfine bırakamadığımız gibi, demokratik oylamaya da bırakamayız. Müslüman olsak da olmasak da, biçimle değil özle, kurumlarla değil insanlarla ilgilenmenin zamanıdır. Yabancılaşmayı ortadan kaldırabilirsek, belki aynı camide namaz kılamayız ama daha alçak gönüllü, daha sevgi dolu olacağımız kuşkusuzdur. 

Yeni bir kamuoyu yaratmalıyız.

Ama dirsek temasıyla, ama göze batmayacak, teşhirci olmayacak şekilde yaratmalıyız. Günümüz “ver kurtul”cularını, “bırak gitsinci”lerini yaratan bugünkü ruh halimiz, yabancılaşmayı davet etmektedir. Kötümserliğe karşı durabilmemiz, gerçeklikleri doğru saptamak kadar saptamalarımızın doğruluğuna duyduğumuz güvenle de mümkün olacaktır. Gençlerimizin cesaretle dillendireceğimiz gerçeklikleri görecekleri, doğruluklarını teslim edecekleri kuşkusuzdur.  
Biz bize, yüz yüze, gönülden gönüle iletişim kurarak, düşüncelerimizi aktarabilir, perdahlayabilir, olgunlaştırabiliriz. İktidardan, nüfuzdan yoksun olan bizler, insanın asıl ve doğal mücadele yöntemini kullanarak, kendimizi yabancılaşmadan koruyabilir, “biz adam olmayız” yalanına karşı savunabiliriz. Mücadele yöntemini doğru seçtiğimiz taktirde, bizi durduracak hiçbir güç yoktur. Ne içerde, ne de dışarda.